Aziz dostlar bugünkü mevzumuz, Marcel Proust! Tam adı Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust’tur (10 Temmuz 1871-18 Kasım 1922). Paris’in güney yakasında Auteuil‘de amcasının evinde dünyaya geldi. Babası Doktor Adrien Proust, Fransa’nın en seçkin bilim insanlarındandır, patoloji ve epidemiyoloji alanlarında uzmandır. Annesi Jeanne Weil, iyi eğitim almıştır ve soylu bir Yahudi ailesinden gelir. Çok hassas bir bünyeye sahip Proust hayatı boyunca hastalıklardan özellikle astımdan çok çekmiştir. İlk astım nöbetini dokuz yaşında geçirir. Bu olaydan sonra zayıf bir bünyeye sahip Proust, çocukluğunda vaktinin çoğunu Illiers adındaki bir köyde geçirir. Bu köy ve oraya yakın amcasının köyü Auteuil, en önemli eseri Kayıp Zamanın İzinde‘de çocukluğundan bahsederken anlattığı Combray adındaki hayali köye temel oluşturur.

11 yaşında liseye yazılan Proust hastalığı sebebiyle okuluna devam edememiştir fakat okulda olduğu kısa süre zarfında edebiyat alanında sivrilerek ödül almıştır. Üniversitede hukuk okumuş ve felsefede yüksek lisans yapmış olsa da her zaman yazar olmak istediğini bilir. Kayıp Zamanın İzinde’de felsefi temaları sıkça işlemiştir, özellikle Süreç Felsefesinin kurucusu sayılan Henri Bergson’dan etkilendiğinden bahseder.

Sosyal statüsü gereği yüksek sosyete ile içli dışlıdır. Önemli romanında sosyetenin yaşamına sık sık değinir. Bu sebeple romanın ilk kısmı Swanlar’ın Tarafı’nı  yazdıktan sonra yayımlamakta güçlük çekmiştir. Basım masraflarını cebinden karşılamıştır ve eser yayımlandıktan kısa sonra elde ettiği başarı nedeniyle yayın evi sahipleri kendisine özür niteliğinde mektuplar yazmıştır. Fransız İhtilali gibi bir çok olay yaşamış Fransızların, genç Proust’un snob tavırlarının ve yazılarının tepki çekmesi gayet normal, bu sebeple yayıncılara da fazla yüklenmemeli. Proust eşcinseldir ve bu temayı kitabında işlemekten çekinmez, bu sayede romancılıkta bu temayı işleyen ilk Avrupalı olmuştur.

Proust sosyetede münzeviliği ile tanınmıştır. Bir gece kuşu olan Proust yatak odasının duvarlarını mantar astar kaplatmıştır böylece geceleri yazı yazarken gündüzleri şehrin gürültüsünden uzakta huzurla uyuyabilmektedir. Ömrünün son 3 yılını Kayıp Zamanında İzinde’yi tamamlamak ve düzenlemekle geçirmiştir. 51 yaşında hassas bedeni zatürreye yenik düşer ve erken yaşında aramızdan ayrılır. Hayatına kısaca değindikten sonra gelelim o görkemli şahesere…

Kayıp Zamanın İzinde

Kitabın orijinal adı À la recherche du temps perdu” İngilizce çevirisi “In search of lost time” dır. Öncelikle eserin nicel özelliklerinden bahsederek ne kadar görkemli bir yapıttan bahsettiğimize dikkat çekmek istiyorum. Orijinal dilinde bu eser tam 7 ciltten oluşuyor. Bunların ciltlerin adları sırasıyla: Swann’ların Tarafı, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp, Yakalanan Zaman. Bu romanın ilk cildi 1913’te yayımlanmaya başlıyor, son cildi ise Proust’un ölümünden 5 yıl sonra 1927’de yayımlanıyor. Kitap o kadar uzundur ki, içerisinde 3,031 sayfa, 2000’den fazla karakter, 1,267,069 sözcük kullanılmıştır. Kitaptaki cümleler çok uzun olsa da Proust onları zarif şekilde bir araya getirmeyi çok iyi başarmış. Bazı cümleler noktaya gelene kadar bir sayfayı kaplıyor. Peki bu kadar sözcük ile ne anlatmak istiyor bu adam ?

Çaya batırılan yumuşak küçük bir Madlen kekinin, Fransız edebiyatının en güçlü metaforlarından biri olabileceği hiç aklınıza geldi mi? Muhtemelen Proust’un gelmişti çünkü yediği bir kekin çocukluğundaki bir anıyı canlandırması üzerine bu 7 ciltlik eser ortaya çıkmıştır.

Çok detaya girmeden başından geçeni şöyle özetleyebilirim. Olay Proust’un çocukluğunda geçiyor. Proust bir kış günü üşümüşken annesi ısınması için ıhlamur çayı koyuyor, yanında da Madlen (madeleine) keki veriyor. Bu küçük yumuşak tek atımlık keki ıhlamur çayına batırdıktan sonra ağzına atan küçük Proust garip bir aydınlanma yaşar. Tarif edemediği bir huzur ve sevinç kaplar içini sonrasında kendisini mutlu eden şeyin ne olduğunu düşünmeye başlar. Fakat bir türlü tanımlayamaz bu hissi çünkü herhangi bir niteliği yoktur sadece bir deneyimin bıraktığı bir iz vardır. Bir süre üzerine düşündükten sonra halasının evinde yediği bir kekin tadı, az önce ağzına attığı madlen kekini keşfeder. Daha sonra halasının evindeki anılar, o bölgedeki kiliseler, evler, çiçekler, manzaralar zihnine dolar. Yani özetle yediği bir kek, tüm anıları tetikleyerek geçmişte yaşamış olduğu bir tecrübeleri gün yüzüne çıkartmıştır. Tabi ki olay basit bir hatırlamadan ibaret değildir, “geçmişi” bu hatırlamanın o an kendisinde yarattığı histe bulur.

Elbet sizlerinde başına gelmiştir. Varlığından dahi haberinizin olmadığı bazı anılarınızı tetikleyen şeyler vardır. Aynı olay benim başıma tam da Proust okumaya başladığım dönemde denk geldi. Sevgilimin yeni aldığı rujunu sürdüğünden haberim yoktu, dudaklarından küçük bir öpücük almak istedim. Dudaklarına yaklaştığım anda rujdan aldığım koku beni anlam veremediği şekilde şaşırttı, başka bir şey düşünmeye çalışsam da zihnim darmaduman olmuştu ve bir bulut gibi o rujun kokusunun etrafında dolanıyordu. Tanımlayamadığım, beni çocukluğuma götüren huzurlu sıcak bir his kaplamıştı içimi. Bir süre kıpırdamadan öylece kaldım doğal olarak rahatsız olan kız arkadaşım geri çekildi. Daha sonra rujunu koklamak istediğimi dile getirip sokağın ortasında kız arkadaşımın dudağındaki ruju ciğerlerime dolu doldu çektim. Her içime çekişim de bir anının yüzeye çıktığını hissediyordum.

Bazen hatırlayamadığımız bir sözcük için dilimin ucunda tabirini kullanırız ya bu koku için tam olarak onu düşünüyordum. Neyin kokusu bu bir yerlerden çıkaracağım… Derken kendime geldim ve düşünmekten mi yoksa bu deneyimin bende bıraktığı bir etkiden midir bilmem kulaklarımın çınladığını hissettim. Ayrıca zihnim bu anıyı yüzeye çıkartmaktan sanki yorgun düşmüştü, bir perde düşünmeme engel oluyordu. Daha sonra derin bir nefes alıp zihnimi toparlamaya çalıştım bir netliğe ulaştığımı düşündüğüm ilk anda aklıma hatırlamak için yapılması gerekenler, serbest çağrışım, zihin akışı gibi teknikler geldi. Bu benliğimin derinliklerinde yer eden kokunun ne olduğuna odaklanarak, bu kokuyla ilintili olabilecek rastgele bir nesne hayal etmeye çalıştım. Zihnime ilk gelen şey, ilkokulda kullandığım pelikan marka yeşil ortasında beyaz şerit olan bir silgiydi.

Tam bu yeşil silgiyle bu kokunun ne alakası var diye düşünüp, kokunun aslında nereden geldiğini asla bilemeyeceğimi kabulleneceğim an, Arşimet gibi “Eureka!” diye bağırasım geldi.  Çünkü kokunun hangi nesneye ait olduğunu ve yeşil silgiyle ne bağlantısı olduğunu bulmuştum. Rujdaki koku çocukken kullandığımız o güzel kokulu silgilerin kokusuydu, zihnime ilk gelen nesnenin de bir silgi olmasının sebebi buydu. Bu kokulu silgilerin markasını hatırlamıyorum fakat kırmızı çiçek formunda bir silgiyi kokladığımı anımsıyorum. Daha sonra teyit etmek için tekrar kokladım, gerçekten en son çocukluğumda kokladığım daha sonraları unutup varlığından dahi haberimin olmadığı bir kokuydu bu. Sevgilime durumu açıkladım fakat silgiden bahsetmedim, oda bu güzel kokunun bir yerlerden tanıdık geldiğini itiraf etti ancak benim gibi ilk anda kokunun asıl nesnesini tasavvur edemedi.

O an bir yere yetişmek üzere olduğumuzu ve benim zaten düşünürken yeterince zaman kaybettirdiğimi düşününce, yaşadığım tecrübeyi deneyimleme fırsatını elinden almak zorunda kalarak kokunun çocukluğumuzdaki silgilere ait olduğunu söyledim. Bunu duyunca gözleri açıldı ve “Aaa evet!” diye bağırdı. Bu koku, zihnimin örümcek ağı tutmuş tozlu dehlizlerine sızarak benliğimin derinlerinde yatan hatıraları ortaya çıkarmıştı. Daha sonra zihnimde kokuyla birlikte beliren ilk okul anılarımdan, ilkokul arkadaşlarımdan ve hatırlamanın nasıl bir şey olduğundan konuştuk. O günün akşamı uyurken hep bu kokuyu düşündüm. Ertesi gün Proust okurken aynı olayı Proust’un madlen keki yediğinde deneyimlediğini gördüm.

Peki Bu Keki Yedikten Sonra Aklına Gelen Anıları ile Kayıp Zamanın İzinde’nin İlişkisi Nedir?

Madlen keki bahsi açılmadan hemen önce Proust konuya şöyle giriş yapıyor.  “Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin ( bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir.” Buradan yola çıkarsak Proust’un zaman algısına göre geçmiş kayıptır. Çünkü geçmiş zihnimizin sınırlarının ötesinde bir yerde ona sadece belirli nesneler üzerinden -oda o nesnelere denk gelirsek- ulaşabiliriz. İşte Proust kaybettiği zamanın ya da geçmişinin farkına vardıktan sonra bunun peşine düşer.

Kitabın ilk cildinin ilk baskısının yapıldığı 1913’ten ölümü 1922’ye kadar bu izin peşinden gider. 1,267,069 sözcük ile zorunlu olarak kaybedeceğimiz, unutacağımız birçok an ve zaman yaratır. Bizler kitapta yaratılan bu anları hafızamıza attıktan sonra günlük yaşantımızın bir noktasında bu anları kaybedeceğiz. Fakat belirli olaylar ya da nesneler, mesela madlen keki, Odette’nin boynunu bükerek duruşunun Sistine Şapeli’ndeki Tsippora freskine benzeyişi ya da Proust’un çocukluğundaki evdeki hizmetçisi Françoise’ın bir davranışı, günlük yaşamlarımız içerisinde belirli anlarda rastgele karşımıza çıkacak ve bu güzel eserin o anları zihnimize tekrardan yeşerecek. Okuduğumuz bu eserin içerisinde sonradan her neyi hatırlıyorsak, hatırladığımız şeyin bizde yarattığı histe “geçmişi” bulacağız.

Türkçe de Hangi Kaynaktan Okudum?

Yapı Kredi Yayınları‘nın 2 cilde sığdırıp basmış olduğu küçük şık iki kitaptan okudum. Fiyatı 7 ciltlik bir eser için gayet ideal ayrıca tasarımı çok şık. Çevirmeni: Roza Hakmen kendileri 30 yıldan fazladır, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca çeviriler yapıyormuş. Bazen bir sayfa uzunluğunu bulan cümleleri nasıl çevirdiğini insan hayal edemiyor.

Yazarın Notu: Dostlar sizlerinde kitap hakkında yorumlarınız varsa yorumlar kısmına yazmayı unutmayın. Kitap bir çok perspektiften yorumlansın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here