Yıllardır oyun oynayan, oynadığım oyunlar hakkında oradan buradan araştırma yapmayı, hakkında konuşmayı ve düşünmeyi çok seven bir insanım. Gel gör ki 2010 yılı gibi (biraz fazlası veya eksiği olabilir.) başlayan bağımsız oyun furyasını bir türlü yakalayamadım. Az önce bahsettiğim oyunlara karşı olan ilgim elbette bu bağımsız oyunlara karşı da vardı. Takip eder, hangisi iyi hangisi kötü, hangisi ne anlatıyor bakıp görürdüm ama hiçbir zaman içlerine tam anlamıyla giremedim. Hiç oynamadım değil, çok oynadım bağımsız oyun. Undertale, Fez, Super Meat Boy gibi oyunları oynadım fakat hiçbirini bitiremedim. Bitiremedim çünkü AAA oyunların bolluğuna sunduğu detaylı ve büyük dünyalara o kadar alışmıştım ki, bağımsız oyunlar hep bir eksik geliyordu. Mesela Undertale’i oynamaya başladığımda şimdiye kadar oynadığım oyunlardan çok daha farklı bir yapısı olduğunu görünce çok şaşırmış ve etkilenmiştim. Birkaç saat oyunu oynadıktan sonra fikirlerim hala aynıydı, çok güzel bir oyundu bu hatta fazla iyiydi. Fakat bir noktadan sonra “Hee tamam o zaman, ben kalkayım.” der gibi uzaklaştım oyundan. Sebebini tam bilmiyorum, benim AAA oyun bolluğu beklememden olabilir. Children of Morta‘yı da geçtiğimiz günlerde alıp oynamaya başladığımda aynı hisle başlamıştım. “Az bakayım, olmadı iade ederim zaten.” dedim. Oyun beni kendisine o kadar bağladı ki, bittiğinde kendime inanamadım. Bir arkadaşa bakıp çıkarım diye girdiğim oyunda yepyeni arkadaşlar edindim. Bir “aile” edindim.

Kavgaya Abi Çağırmak

Oyun temelinde bir roguelike ve bunu duyunca kaçışan insanların başında gelen biri olarak bu türe ısınmamı sağlayan oyun oldu. Roguelike oyunların oyunculara vermek istediği amaç her defasında daha da güçlenmek ve az önce kendisinden dayak yediğimiz düşmanın karşısına bu defa daha güçlü çıkmaktır. İnsanı bir anda değil de, yavaş yavaş tatmin eden bir yapısı vardır. Fakat kötü yanı ise, size hep aynı düşman tiplerini dövdürmesi ve bunu bir iki kere değil, yerine göre 10-15 kere yaptırmasıdır. Peki bu oyunun farkı ne? Children of Morta, Dead Cells veya Hades gibi oyunların kullandığı baştan sonra tek bir haritadan ziyade bölüm mantığını kullanmış. Örnek vermek gerekirse ilk bölümde çöl zindanlarına gidiyorsunuz diyelim. Çöl zindanı 3 kattan oluşuyor. Her kattaki düşmanları öldürüp eşyaları topladıktan sonra diğer kata çıkıyor ve en son kattaki boss’u da öldürdükten sonra çöl zindanını bitiriyorsunuz. Eğer bu zindanda ölürseniz tabii ki de başa dönüp tekrar oynamak zorundasınız, kaçıncı katta olursanız olun. Boss’u öldürüp zindanı tamamladığınızda, diğer bölgenin zindanlarına geçiyorsunuz. Burada farklı düşman tipleri, farklı harita şekilleri, farklı tuzaklar veya ödüller bulunuyor. Bu da ez da olsa oyuncuyu taze tutuyor. Bölüm sistemi bu şekilde bir de bu tek düzeliği kıran başka bir sistem var ki o da; aile sistemi.

Hikayede bir bölgeye musallat olan Yozlaşma’nın salgınını durdurmakla görevli bir aileyi oynuyoruz. Oyuna girerken de 6 aile üyesinden istediğimizi seçebiliyoruz. Tabii ki de hepsi farklı tarzda oynanışa ve güçlere sahip. Evin babası sayılabilecek John, kılıç ve kalkanla savaşırken Linda, ok-yay ikilisini kullanıyor. Evin küçük kızı Lucie ise hareket ederken ateş edemediği, sadece durunca vurabildiği fakat her saldırısının birden çok düşmana vurduğu bir ateş bükücü gibi dövüşüyor. Bunların dışında kalan her karakter de kendine has yeteneklere sahip. Bir karakterle bir süre oynadıktan sonra sıkılırsan başka karakterle devam edebilirsin. Bu da oyunun bence en büyük artılarından birisi.

Piksellere Doyamayacaksınız

Oyunun bence en güçlü yanı kesinlikle görselliği. Piksel piksel bir şekilde kıyafetlerini yüzlerini gördüğüm herhangi karaktere veya karakterlere bu kadar bağlandığımı hatırlamıyorum. Animasyonlardan tutun da arayüz efektlerine kadar, tamamıyla piksel grafikleri kullanan yapımcı ekip, bunu ne kadar iyi yaptıklarının farkında olacaklar ki haritada bazı koridorların sonunda sizi manzaraya çıkarıp “Bakın ne kadar da güzel yaptık.” diye gösteriyorlar. Aynı stüdyonun daha önceki oyunu olan Moonlighter‘da da oldukça iyi iş çıkarmışlardı. Children of Morta ile beraber arşa çıkarmışlar desem yalan söylemiş olmam.

Sen Anlat Ben Dinlerim

Az önce oynanıştan bahsederken araya sıkıştırdığım gibi, bu oyunda amacımız belli bir bölgeye salınan Yozlaşma adlı kötülüğü yok etmek. Her bölgedeki koruyucuyu kurtardıktan sonra Yozlaşma‘nın ana kaynağını bulup sorunu çözmek. Böyle söyleyince çok kolay ve basit geldiğinin farkındayım. Fakat oyun içerisindeki aile unsurunu hikaye anlatımına o kadar güzel yediriyor ki, masal dinleyen çocuk gibi hayran hayran izliyorsunuz. Masal dinlemek derken çok ciddiyim. Çünkü oyun bir anlatıcıya (narrator) sahip ve bu anlatıcı bizlere tüm olayları sanki bir kitap okuyormuşuzcasına anlatıyor. Anlatıcının tonlaması ve zaman zaman içinize işlercesine giren müzikle beraber ağızlarından tek bir kelime çıkmayan o karakterler canınız ciğeriniz oluveriyor.

Sonuç olarak Children of Morta, son yıllarda oynamış olduğum en iyi oyunlardan birisi oldu benim için. Hani bazı oyunlar, bazı hikayeler vardır. Öyle içinize işler ki o hikayeler, birkaç sene geçse bile hala hatırlarsınız, özlersiniz. Bu oyun da bende öyle bir izlenim bırakacak gibi bir his var içimde. Zaman gösterecek.

Ayrıca oyunun Steam üzerinde Türkçe dil desteği de mevcut.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here