Kültür ile harmanlanmış sinema sektörü bize gösterildiği tarihin durumunu, amacını propagandasını ve daha nicelerini gösterebilir. Bu makalede kültürlerini kaybetmemiş ve geçen yıllara rağmen kendisini koruyan üç ülkenin sinema sektörünü inceleyeceğiz. İlk önce Çin sinemasın detaycı yapısı, yaptığı Japon propagandası ve kültürlerini yansıtma şekli üzerinde duracağız. Daha sonra İran sinemasının taşıdığı kültürel imgeler ve bunların anlamlarını ve sebeplerini incelediğim ikinci bölümü geride bırakacağız. Son olarak siyasi baskılar altında değişen kültürünün sinemaya olan etkisi ve zararlarını tartışacağız. Üç ayrı yazı olarak sizlere sunacağım bu yazılarda farklı kültürlerin farklı sinemaları hakkında daha iyi fikirlere sahip olabilecekseniz.

Çin’de ilk olarak “batının gölge oyunu” diye adlandırılan film, 1896 yılında Avrupa’dan Çin’in Shanghai ve Hong Kong gibi şehirlerine yayılmaya başladı. 1905 yılında Beijing Feng Tai adlı bir fotoğraf stüdyosunun patronu Ren Jingfeng’in çektiği ve Pekin Operası’ndan uyarlanan “Ding Jun Dağı” adlı film, Çin sinema tarihindeki ilk sayfayı açtı. Bundan sonra, Zheng Zhengqiu, Zhang Shichuan ve Li Minwei gibi yönetmenler 1913 yılında Shanghai ve Hong Kong’da “Zorluklar Karşısındaki Karı-Koca” ve “Zhangzi’dan Karısına Sadakat Sınavı” adlı Çin’in ilk iki kısa filmini çektiler. O zamandan Shanghai’da ilk uzun filmin çekildiği 1920 yılına kadar geçen dönemde Çin sineması doğum sancıları yaşadı.

Çin sineması Taiwan Boğazı’nın iki yakası ve Hong Kong bölgelerinde çekilen filmleri de içeriyor. (Macao’da, 1980’li yıllarda film çekilmeye başlandığından burada değinmeyeceğiz). Sinema sanatı, Çin’in ana kesimi, Hong Kong ve Taiwan bölgelerinde ortak bir kültür kaynağına dayanarak, farklı sosyal sistemler ile kültürel ile tarihi fonlar karşısında farklı gelişme çizgisi izledi. Öte yandan da Taiwan Boğazı’nın iki yakası ve Hong Kong’daki sinemacılık, her zaman birbirleri ile bağlantıda olduklarından birbirlerini etkilediler. Bu bölgelerde ortaya konan ileri ve seçkin eserler, Çin sinema kültürünü yaratmanın yanı sıra, dünya sinema sanatının gelişimine de büyük katkıda bulundu.

Çin’in ana kesimindeki filmler, Çin sinemasının en uzun tarihe dayanan ve en büyük başarılara imza atan önemli bir bölümüdür.

1930’lu yılların başında, Shanghai sinema çevresinde solcu sanatçıların başında olduğu realist sinema hareketi başladı. Çağın gereği olan bu hareket Çin Komünist Partisi’nin sinema davasına başkanlık etmesinin de başlangıcı oldu. Xia Yan, Tian Han, Hong Sen, Nie Er gibi ünlü isimler, bir grup ilerici sinemacıyla dayanışma içinde “Üç Moda Kadın”?”Jie Mei Hua” (Çiçek Gibi Kardeşler), ” Melek Kızı”, ” Büyük Yol” gibi filmler çektiler. Bu yönetmenler, 1920’li yıllardan itibaren doğaüstücülük, Kungfu ve aşk konulu ticari filmlerin yerine giderek, toplumun çelişkilerini ve halkın yaşamını gerçekçi bir şekilde göstererek, çağın “emperyalizm ve feodalizme karşı çıkan” sesini yükselttiler. Bu Çin sinemacılık sanatının tarihindeki ilk zirveye ulaştığı gibi, dünya sinemacılık tarihinin parlak bir sayfası oldu.

1940’lı yılların sonunda Cai Chusheng’in yapımı olan “Nehir Suları Doğuya Akar”, Shen Fu’nun yönettiği ” Binlerce Evin Işığı”, Li Tianji ve Fei Mu tarafından yönetilen “Küçük Kentin İlkbaharı” gibi tipik ve seçkin filmlerle Çin sinemacılık sanatı yeni bir yükselişe geçti. Bu yapıtların tamamına yakını, Japon saldırganlara karşı direniş savaş dönemi ve bu savaştan sonra Guomingdan Partisi’nin (Milli Halk Partisi) kontrolündeki bölgelerdeki toplumsal yaşamı gerçekçi bir şekilde gösterdi ve halka siyasi baskıyı ve ekonomik yağmayı açığa vurdu. Bu filmler, Çin sinemasında realizm akımının olgunlaşmaya doğru ilerlemesini simgeler.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 yılından sonra “Çinli Evlatlar”, “Beyaz Saçlı Kız” gibi seçkin filmlerin çıkışı, sinemanın yeni çağ ve yeni karakterin anlatımında büyük başarılar kazandığını gösterdi. Çin sosyalist sinema girişimi, solcuların müdahalesi olmasına rağmen, yine dolambaçlı bir şekilde ilerliyordu. 1960’lı yılların başında, Çin’in edebiyat ve sanat politikalarına yönelik düzenlemeler yapılmasıyla sanat teorisi ve pratiğini içeren bir sanat yeniliği yaratma etkinlikleri başladı.

1980’li yılların ortasında, Xie Jin, Ling Zifeng gibi kıdemli yönetmenler ve Xie Fei gibi genç yönetmenler birlikte, Çin sinemasının yeni bir zirvesini yarattılar. Kültür Devrimi’nden sonra genç yönetmenler, Çin sinemasının 5. kuşak yönetmenleri oldular. Bunların başında uluslararası sinema dünyasında ünlü yönetmenleri sayılan Zhang Yimou, Chen Kaige, Huang Jianxin gibi isimler geliyor. 1980’li yılların ortasından bu yana geçen dönemde Çin sineması, yaşamın derinliği ve boyutunu gösteren konuları, üslubu ve modellerin çeşitliliği ve sinema dilindeki arayış ile yenilik bakımlarından eşi görülmemiş bir seviyeye ulaştı.

1990’lı yılların sonunda, piyasa ekonomisinin etkisiyle bir grup “kentlerde dolaşan sanatçılar”, sinemada yaratıcılık peşinde koşmaya başladılar. Üniversitelerin peş peşe sinemacılık bölümü açmasıyla, vasıflı elemanlar yetişmeye başladı. Dijital teknolojinin hızla gelişmesiyle de film yapımı tekniği gün geçtikçe basitleşti. Çinli sinemacıların büyük bölümü de “akademisyenlikten” “amatör yönetmenliğe” geçiyor. TV ve bilgisayar önünde büyüyen “yeni insanlık”, modern bir film ve video talebiyle sinema sanatını yeniden değerlendirerek, görsel ve işitsel medyanın bütünleşmesini izliyorlar. Sinemanın çağımızda büyük değişiklik geçirmesine ve sinemanın “hegemonya” mevkiini kaybetmesine rağmen, Çinli sinemacılar, Çin sinemasının yeni başarılarını yaratmak için çaba harcıyorlar.

1940’li yılların öncesindeki Çin sineması karakteristik olarak kendine özgü özellikler taşıyordu. Olumlu ya da olumsuz bu özelliklerde Çin kültürünün özellikleri görülür.

İlk dönemdeki Çin sinemasının özelliklerinden biri, temponun yavaş olmasıdır. Batı dünyasıyla kıyaslandığında, bu dönem Çin sinemasındaki olayların akışı nispeten yavaş ve dengeliydi. Filmlerde zaman açısından büyük dalgalanmalar ve atlamalar olmazdı. Hikayeler, her aşamasıyla ayrıntılı olarak anlatılıyordu. 1947 yılında çekilen “Nehir Suları Doğuya Akar” adlı filmde de Suzheng ve Zhang Zhongliang adlı baş karakterlerin nasıl tanışıp birbirine aşık olmaları ve daha sonra nasıl ayrılmaları uzun uzun anlatılmıştır. Böyle bir anlatım, o dönemki yabancı filmlerde çok nadir görülüyordu. Mesela 1940’li yıllarında çekilen Amerikan filmi “Yurttaş Kane” adlı filmde Kane’nin hayatını beş kişi hatıralarıyla basit, hızlı ve öz ve çarpıcı bir şekilde sergilenmişti.

Tıpkı geleneksel Çin edebiyatında olduğu gibi, Çin filmlerinde olayların başlangıcına ve sonuna büyük önem veriliyordu. Hikayelerin başlangıcı, gelişimi, hareketlenişi, doruğu ve sonu hiç eksik olmazdı. 1933 yılında çekilen “Büyük yol” adlı film, baş oyuncunun hayat hikayesiyle başlar. Aslında bu film, yetişkin olan baş kahramanın başından geçen olayla başlasaydı, daha öz ve net bir anlatım sağlamış olacaktı. Ama geleneksel sanatta başlangıcın olması şarttır. Mesela Çin’in geleneksel tiyatrolarının başlangıcında kahramanların özgeçmişi mutlaka anlatılır. 1933 yılında Xiayan’ın senaryosunu yazdığı, Zhang Shichuan’un yönetmenliği yaptığı “Kozmetik Pazarı adlı filmde, alışveriş merkezinde satıcı olarak çalışan kadın kahramanın kadınların erkeklerin hakaretine uğramaktan başka çıkış yolunun olmadığı şeklindeki geleneksel düşünceye karşı çıkarak çalıştığı bu alışveriş merkezinden ayrılması hikayesi anlatılıyordu. Ama, filmin yapımcısı, filmin bir sonu olması gerektiğini, aksi halde Çin’in sanat geleneği ve Çinlilerin alışkanlığına uymadığını savunuyordu. Bu yüzden, bu film, gereksiz yere uzatılmıştır. Halbuki Amerikan film kuramına göre, filmler doruk noktasında başlar.

Çin sinemasının anlatım hızının yavaş olması, Çinlilerin uzun zamandan beri içinde oldukları psikolojik durum ve izleme alışkanlığıyla yakından ilgiliydi. Genelden bakıldığında bu durumun Çin toplumunun binlerce yıl içinde hep yavaş gelişmesine bağlı olarak oluşan psikolojik ortamın bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz.

Çin yönetim şekli itibariyle uzun zamandır içe dönük ve kapalı kutu bir devletti. Yüksek nüfusu yüzünden bu kapalılığı sağlamak ve halkının dışarı açılmasını engellemek için bir çok propaganda aracı kullanılıyordu. Bunlardan en önemlilerinden biride sinema sektörüydü. Sinema kitleleri yönlendirme amacı taşıdığından 80’lerden 90’lara kadar sadece devleti yücelten kamu spotu tarzı filmler vizyona giriyordu.

Bu filmlerden sıkılan halk seksenlerin sonuna doğru sinema salonlarına gitmemeye başladı. Bu dönemde sinemalar %79 oranında boşaldı. Bunun önüne geçmek isteyen Çin hükümeti 1993 yılında yabancı filmlerin vizyona girmesini kararlaştırdı. Vizyona girecek yabancı filmlerin gişe bütçelerin sadece %13 ünü yapımcılar alabiliyordu. 2007 de dünya ticaret konferansında ABD’ li konuşmacılar Çin’in bu kuralı değiştirmesi gerektiğini savundular. 2012 yılına gelindiğinde bu kural değişmişti.

Çin yeni anlaşması ile 2012 yılından sonra yılda 34 yabancı filmin vizyona girmesi kararlaştırıldı. Bu filmlerin yapımcılarının payı ise %13 ten %25 e çıktı. ABD, Çin sektörünün farkında olduğu için yapılacak her anlaşmaya razıydı. Nitekim Çin’in sinema ve televizyonunu denetleyen RTÜK tarzı bir kurumu girecek filmleri birçok filtreden geçirmeye başladı.

Bu kuruluştan onay almak için filminizin Çin‘in politikaları ve yaşam tarzları ile uyuşması gerekiyordu. Bu örtüşmeler olmadığı zamanlar filmlerin yasaklı sahneleri ya filmden çıkarılıyordu ya da değiştiriliyordu. Yayımlanacak filmlerde en az birkaç Çinli bulunmazsa filminiz Çin’de yayımlanmaz. İşin garip yanlarından biri de Çin’deki filmlerde yaş sınırı bulunmaması. Eğer filminiz seçici kurul tarafından onaylanıyorsa ne kadar şiddet yada cinsellik içerirse içersin, herkes tarafından izlenebiliyor. Genellikle cinsellik içeren filmler kuruldan geçemezse de, Japonya’yı kötüleyen Flowers of War içerdiği cinsellik sahnelerine rağmen kuruldan geçti.

Artık yapımcılar filmlerinin sansür yememesi için elinden geleni yapıyorlar. Bu sansür bazen komik durumlara da sebep olabiliyor. Maleficent filminin tanıtımda Angelina Jolie , Çin’in kendi parçası olarak gördüğü Tayvan’ın aslında bağımsız olduğunu söylediğinde, filmin yapımcısı Disney Çin‘in sansüründen korktuğu için Angelina’yı, ailesi ile birlikte Çin’e gönderip orada pastalar kesip Çin börekleri yapmışlardı. World War Z filminde ise aslında virüsün Çin den yayılacağı söyleniyordu. Ama yine sansüre takılma korkusu nedeniyle bu sahne filmden atıldı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here