Bundan yıllar yıllar önce bilgisayar oyunlarına yeni giriş yapmış, oynadığı oyunlarda da önüne gelen tüm videoları geçmek için klavyeye abanan bir çocuktum. İlk başlarda sıradan bir erkek çocuğu ne kadar meraklıysa ben de o kadar meraklıydım oyunlara. Fakat gün geçtikçe daha çok hoşuma gitmeye başlamıştı. Bazen bağımlılık derecesinde kaptırıyordum kendimi. Oyun oynamadığım zamanlarda oyunları düşünüyordum. Böyle bir ortaokul zamanı geçirdim. O zamanlar oyun dergileriyle de çokça vakit geçirirdim. O dergilerin inceleme kısmındaki oyunların hikayesinden bahsettikleri bölümü büyük bir zevkle okurdum ve okuduğum oyunu oynarken de hikaye ile ilgili anlatılanları gördüklerimle bağdaştırmaya çalışırdım. Evet, ingilizce bilmemektendi bunların hepsi. Bugünlerde 6. sınıfa giden birisi ne kadar ingilizce biliyorsa ben de o kadardım. Sınavları geçecek kadardım yani. Hepsi de ondan ibaretti.

Nasıl duydum nereden duydum hatırlamıyorum ama bir gün Crysis’i duydum. Ve o zamanlarda ülkemizdeki herkes gibi ben de çok şaşırdım. Oyunun Türkçe olduğunu duyduğumda inanamadığımı hatırlıyorum. “Saçmalamayın.” demiştim. Olur muydu öyle şey. Oyun dediğin başka dillerde olurdu, sen de arada çıkan videoları anlamadığın için ESC’ye basardın. Bugünlerde bu nasıl bir anlam taşıyor bilmiyorum ama oyunlara zaten yeni yeni heves sarmış olan 12 yaşındaki bir çocuk için bu büyük bir durumdu. Oyunun fragmanlarını, oyun içi bazı görüntüleri izleyince de çok sevinmiştim haliyle. Küfür eden karakterler, tamamıyla Türkçe konuşmalar falan beni aşırı heyecanlandırmıştı.

Bu dil konusuna değinmeden geçmek istemedim çünkü önemli bir detaydı fakat daha çok uzatmaya da gerek yok. Geçelim tecrübelere.

Crysis (2007)

O zamanlarda oyunlarla haşır neşir olmuş olan herkesin hatırlayacağı bir söylem vardı bu oyunla ilgili. Bilgisayarların iyi mi kötü mü olduğu Crysis’i açıp açamamasıyla belli olurdu. Yeni bilgisayar alan birisine ilk sorulan soru “İyi tamam da Crysis’i kaldırır mı?” idi. Çünkü o zaman çıkmış diğer oyunlarla kıyaslandığında çok mükemmel grafiklere sahipti Crysis. Hatta şu an azıcık bir cilalanma ile bugünün oyunlarıyla yarışabilecek konuma geleceğini düşünüyorum. Durum böyle olunca Crysis‘in bir bilgisayar durumu belirleyici olması garip durmuyor.

Benim bu oyunla olan bağlantım ise çok üzücü. Çünkü o kadar az oynadım ki. İlk gördüğümde ağzımı açık bırakan, oynamak için yanıp tutuştuğum oyunu oynamaya başladıktan kısa bir süre sonra çok zorlanmaya başlandığımı fark ettim. Açık dünyada kayboluyor, bir yerden bir yere gitmeye çalışırken yolda yakalanıp ölüyordum. Bazı yerleri geçebilmek için defalarca öldüğümü hatırlıyorum. Oyun zor muydu kolay mıydı onu hatırlamıyorum şu an. Fakat benim oynarken sanki bir Dark Souls oynuyormuşcasına zorladığımı çok net hatırlıyorum. Bir anda etrafımı saran düşmanlar arasında tek başıma kalıyordum. Çok kötüydü çok. Bana verilen o özel zırhın hakkını hiç veremiyordum. Hem de hiç. Hala aklıma geldikçe utanırım.

Crysis Warhead (2008)

Asıl oyundan bir yıl sonra çıkmış grafik ve oynanış anlamında neredeyse aynı olan bir oyundu Warhead. İlk oyundaki Prophet karakteri yerine Psyhco karakterine can veriyorduk bu sefer. Yine her şey Türkçe, yine her şey çok güzel gözüküyor. Ve evet, yine her şey aşırı zor.

Nedendir hatırlamıyorum fakat bu oyunu ilk oyuna göre çok daha uzun oynamıştım. Oynadığımız karakterin daha eğlenceli beni kendine daha çok çekmişti. Bir noktadan sonra “Acaba bundan sonra ne olacak?” sorularını kendime soruyor olmam beni zorlanmama rağmen oynamama ikna etmeye yetebilmişti.

İlk oyundan farklı olan ve benimse bugün bile hatırladıkça bu oyunun daha çok sevmeme sebep olan bir yenilik vardı Crysis Warhead‘de. Sahip olduğum silahların üstünden geçince mermiyi otomatik olarak alıyordu. Size şaka gibi gelebilir ama hala bir fps oyunu oynarken almak istediğim her mermi için bir tuşa basmak zorunda olmaktan nefret ediyorum. Büyük bir alanda savaş oluyor ve savaş bittikten sonra öldürdüğün adamları bulup silahların üstüne gelip aynıysa tuşa basarak mermiyi alıyorsun. Bazen iki silah yan yana duruyor. Mermi alacakken yanlışlıkla diğer istemediğin silahı alıyorsun yerden. Daha sonra tekrar kendi silahını almaya çalışıyorsun falan. Bak yine sinirlendim. Warhead’de bu problem yoktu işte. Sizce de çok güzel değil mi? Üstünden geçtiğim anda benim oluyor tüm mermiler. Oh ne güzel. Dünya varmış.

Crysis 2 (2011)

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki benim en sevdiğim oyun budur. Bu noktadan sonra aşırı övgüye maruz kalabilirsiniz bizden demesi.

İlk iki oyunun ardından (Warhead’in bir dlc gibi olmasının farkındayım fakat ayrı iki oyun olarak yayımlanmış olmasından dolayı bu şekilde devam edelim) yeni bir Crysis oyunu büyük merakla bekliyorduk. Ne Crysis’i, ne de Crysis: Warhead‘i bitirmemiş olsam da yeni bir Türkçe oyun beni meraklandırmaya yetiyordu. Öyle de oldu. Yeni fragmanlar, aldığım dergilerdeki oyun hakkındaki yazılar derken Crysis 2‘yi oynamak için sabırsızlanıyordum.

Nitekim oyun çıktı, aldık, oynadık. Oyunun başındaki Prophet’ın bizim karakterimizi alıp kendi zırhını bize giydirdiği sahneyi hatırlıyor musunuz? Daha sonrasında gün ışığında bir yere çıkıyorduk. Yıllar geçmesine rağmen o kapıyı açışımızı, kapıyı açarken zırha alışık olmayan karakterimizin fazla zorlayıp kapı kolunu kırmasını, kapı açıldığı anda gözlerimizin dış ışıkla boğulmasını, yükselen binaları, yerden çıkan dumanları ve de o insanın içine işleyen müziğin bir anda girmesini unutamıyorum. Her şey çok mükemmel gözüküyordu. Kim olduğunu bilmediğim bir karakterle beraber nasıl çalışacağını tam olarak anlamadığım bir zırh ile yola çıkmıştım. Oyun boyunca da hiç konuşmayacak olan karakterle çok çabuk bütünleşmiştim. Kimdim ben? Burada ne işim vardı? Adamın teki bana zırh verdi diye neden onun yapması gereken şeyleri yapıyordum ki? Ama yapmak da zorundaydım, öyle hissediyordum. Yoksa bedenim yok olup çürüyecekti. Beni hayatta tutan şey bu zırhtı. Bilmediğim bir şehirde, bilmediğim düşmanlar peşindeydim ve tek varlığımsa beni ölümden kurtaran bu zırhtı.

Evet kabul ediyorum biraz abarttım. Çok etkilenmiştim. Siz hiç bir oyunu daha 10. dakikasında sevmiş miydiniz? Ben sevdim. İşte bu da sevme hikayemdi. Bu sebepten olsa gerek kendisi bu seri içerisinde bitirebildiğim tek oyun oldu.

Crysis 3 (2013)

Crysis 2‘nin genel olarak iyi yorumlar almasından ötürü ilk iki oyunda yaptıkları gibi “aynı grafiklerle başka bir hikaye” mantığının bir diğer ürünüydü Crysis 3. “Madem çok sevdiniz alın bu da onun oklu versiyonu.” dedi Crytek resmen. Genel olarak beğenildi mi, beğenildi mi hatırlamıyorum. Benimse alıp açtığım bir noktadan sonra ise ‘kalbime yer etmiş o güzelim oyunun çakması’ diye nitelendirdiğim bir oyun oldu. Bu kadar.

Son Olarak

Crysis serisi sırf Crysis 2 yüzünden çok iyi hatırladığım bir seri haline geldi. Biz Türk oyuncular arasında zaten ayrı bir yeri var. Tanıdığım ve bu seriyi sevmeyen bir arkadaşım olmadı henüz. Her hikaye gibi bu hikayeler herkes de farklı deneyimler farklı öyküler bırakmış. Ben size kendi öykümü anlatmak istedim Siz de kendi deneyimlerinizi yani öykülerinizi bizimle paylaşırsanız çok mutluluk duyarım. Herkese iyi oyunlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here