Bu içeriğimde tarihin tozlu sayfalarını eşeleyip, Steven Spielberg’ün 2002 yılında vizyona çıkardığı, başrolünde Tom Cruise’un bulunduğu bir aksiyon-bilimkurgu filmi olan ve distopik bir geleceği konu alan Minority Report’u (Azınlık Raporu) konu alayım istedim. Eğer filmi hala izlemediyseniz, uyaralım içeriğimde filmle ilgili bolca SPOILER bulunacak.

Öncelikle size biraz filmin konusundan bahsetmek istiyorum. Usta yazar Philip K. Dick’in bir kısa öyküsünden sinemaya uyarlanan film, 2054 yılında Washington DC’de geçiyor. Tom Cruise tarafından canlandırılan, Suç Öncesi Birimi (SÖB) adlı devlet örgütüne bağlı çalışan John Anderton isimli bir dedektif, bazı teknolojik aletler sayesinde geleceği görebilen ve “precog” adı verilen Agatha, Dashiel ve Arthur isimli üç kahin sayesinde, toplumda cinayetler daha işlenmeden evvel katillerin kim olacağını bulan ve bu suçluları yakalayan özel bir polis biriminin başındaki bir adamdır.

Bir gün, bu “precog”lar 36 saat sonra işlenecek olan bir cinayetin zanlısı olarak Anderton’u görürler. Anderton’un kusursuz işlediğine inandığı, hayatını adadığı sistem ve dünya birdenbire tersine döner. Anderton’un şefi olduğu birim, cinayet suçlamasıyla onun peşine düşer. Anderton bir kaçağa dönüşür. Yani avcı artık bir av olur. Bu saatten sonra film gelişmeye ve ilerlemeye başlar, acaba Anderton gerçekten o cinayeti işleyecek midir?

Filmin geçtiği gelecek ise distopik demiştim. Aslında Yapay Zeka ve 1984 filmlerine benzeyen bir Amerika çıkıyor karşımıza. Yani bir tarafta teknolojinin tüm olanakları ve bol miktarda para sayesinde refah içinde yaşayan insanlar, diğer tarafta ise sefalet içinde hayatta kalmaya çalışan garibanlar. Anlayacağınız Spielberg bizlere yine bir madalyonun iki yüzü olduğunu hatırlatmayı unutmamış. Ayrıca toplumda insanlar gözlerini okutmak sureti ile “kendilerine ait” özelliklerini, otoritesini kabullendikleri bir devlet gücüne teslim ediyorlar. Bu da filmin distopyasına önemli bir etmen.

Filmde önemli olan bir husussa gözler. Zaten filmin posterlerine de dikkat ederseniz, gözler hep ön plandadır. Filmde gözler ve görmek oldukça derin manalarda kullanılmış. Bunlardan bazıları “perdenin arkasındaki gerçeği görmek”, bir diğeri ise “kişinin önünü görmesi” ve “geleceği görmek” olarak sıralanabilir. Filmde gözün, insanların, kişiliklerini otoriteye teslim etmelerinin aracı olduğunu söylemiştim. Söylemediğim kısım ise kanun kaçaklarının gözlerini aldırarak yaşamak zorunda kaldıkları. Yani ortaya çıkan manzara, görenlerin aslında “göremediği”görmeyenlerin ise aslında “gördüğü” bir dünyadan başka bir şey değil.

Zaten filmin kilit cümlelerinden birisi de şudur: “Görebiliyor musun?” Filmin karakterleri açısından bu soruyu değerlendirirsem eğer, kesinlikle “hayır” cevabını vermem gerekir. Zira karakterlerden hiçbiri görünenin ardındaki gerçeği göremiyor. Bu soruyu özellikle ana karakterimiz John açısından değerlendirdiğimde belki de en az gören kişinin John olduğunu söyleyebilirim. Hatta filmde şöyle bir sahne var: John’un, gözleri bandajlıyken, buzdolabındaki taze sandviçi göremiyor ve yanlışlıkla bayatını ısırıyor, ardındansa taze sütü göremeyip bozuk olanı içiyor. Bu sahne, aslında başta John olmak üzere, o dünyada yaşayan herkesin hayatının bir özeti.

Film aslında güzel bir aksiyon filmi olmanın yanı sıra felsefi sorularla da izleyicinin kafasını meşgul ediyor. Örneğin “özgür irade var mıdır?” sorusu filmde bizleri oldukça düşündürüyor. Zira Anderton’un cinayeti işleyeceği öngörülmüş ve Anderton’da artık bunu bilmektedir. Peki bile bile bu cinayeti işleyecek midir yoksa kaderini değiştirebilecek midir? Yani Anderton’un kaderi önceden yazılmış mıdır yoksa seçimleri ile olayları değiştirebilecek midir? Bunlar gibi sorular filmde izleyicinin hem eğlenmesine, hem de düşünmesine yol açıyor. Gerçi bu sorunun cevabını filmde Agatha’nın bazen diğer “precog”lardan farklı bir gelecek gördüğünü öğrenmemizle birlikte alabiliyoruz. Zira filme göre tek bir gelecek yok, birden çok gelecek var. Ve eğer birden çok gelecek varsa, geleceği değiştirmek mümkün değildir. Zira ancak tek bir gelecek varsa onu değiştirebiliriz. Birden çok gelecek varsa, bunlar arasından seçim yapabiliriz. Yani aslında filmde Agatha’nın tek bir cümlesi her şeyi özetliyor: “Seçebilirsin.”

Anlayacağınız basit bir aksiyon filminden çok daha fazlasını beklemelisiniz bu filmi izlerken. Yazımı burada noktalarken sizleri filmden bir replik ile baş başa bırakmak istiyorum:

“Körler ülkesinde tek gözü olan adam kral olur.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here