Akiva Goldsman, Geoff Johns ve DC Universe için Greg Berlanti tarafından oluşturulan bir Amerikan dizisi olan Titans, DC Comics’in takımı Teen Titans’a dayanıyor ve kötülüğe karşı mücadelelerinde güçlerini birleştiren bir grup genç kahramanı betimliyor. Peki bu muhteşem potansiyele sahip dizinin 2. sezonu neden büyük bir facia yaratıyor? İşte bugün sizlerle konuşmak istediğim konu, severek başladığım Titans dizisinden neden bir anda nefret eder oluşum.

1. Sezon Hakkında

Titans geçen sene çıkışını yaptığında, şans eseri denk gelmiştim ve bir anda ilgimi çektiği için diziye başlamıştım. Robin (Dick), Raven (Rachel), Beast Boy (Gar) ve Starfire (Kory) karakterlerinin bir araya gelişini anlatan diziye sadece bu beklentiyle başlamıştım ama beklediğimin kat kat fazlasını almıştım. İlk yorumum herkesle aynıydı herhalde “Ne zenci Kori mi? Şaka yapıyor olmalısınız!” Lakin Anna Diop’un güzel performansı sayesinde, karakterin orijinalinden farklı oluşunu göz ardı edebilmiştim. Hatta hoşuma bile gitmişti.

Onun dışında dizinin Doom Patrol’e bu denli güzel göz kırpışı muhteşemdi. Galiba benim için ilk sezonun favori bölümlerinden biri buydu. Zira oradaki karakterler ve espirili kurgusu ile diziye muhteşem bir tat katmıştı. Ayrıca ana karakterler yerine bu karakterleri de tanıtmaları ve bu sayede de Doom Petrol dizisinin çıkışına kapı aralamaları gayet mantıklı bir hamleydi. Doom Patrol dizisi de çıkacakken karakterleri yüzeysel de olsa tanımak benim heyecanımı bir hayli arttırmıştı. Ek olarak Hawk ve Dove için bölüm ayırmaları dizinin sürekliliğini azaltırken, asıl konuya ayrılan bölüm sayılarını azaltacağı için çoğu kişinin sinirini bozmuşsa da, benim çok hoşuma gitmişti. Zira sıkça karşımıza çıkacak bu karakterlerin temeli olmadan bir anda ortaya çıkması benim sinirimi bozan şey olurdu. Neyse ki, öyle yapmamışlar…

Diğer karakterlere bakacak olursak, karanlık bir Robin görmek gerçekten çok hoştu. DC Universe’ün tüm karanlık atmosferi bu karaktere yüklenmiş gibiydi. Brenton Thwaites’i, Dick Greyson olarak oldukça beğendiğimi söyleyebilirim (Özellikle Chris O’Donnell’den sonra). Dizinin onun üzerinden döndüğünü de düşünürsek, Thwaites, karakterinin karanlıklığını çok iyi yansıtmıştı. Teagan Croft’un Raven performansın da gelişmeye yer vardı ama hiç fena değildi. Ryan Potter’ın, Beast Boy’u da diğerlerinin yanınında sönük kalsa da, oldukça ilgi çekiciydi. Yani anlayacağınız dizi oldukça ilgimi çekmiş ve beni DC Universe’ün dizi dünyasına daldırmıştı. Hatta öyle ki, bir DC hayranı olan bana hayal kırıklığı yaşatan CW dizilerinden sonra, DC Universe platformuna olan ön yargımı kırmam için bir umut ışığını yakmıştı.

Dizinin ileri ki bölümlerinde Jason Todd ve Donna Troy‘u da görmek beni aşırı derece heyecanlandırmıştı. Dizinin yaşayan bir DC evreninde geçtiği ortadaydı artık. Dizi gelişiyor ve genişliyordu, potansiyeli artıyordu. Finale geldiğimizde artık elimizde Robin, Raven, Beast Boy ve Starfire’dan çok daha fazlası vardır. Hawk, Dove, Wonder Girl ve yeni Robin’de artık dizinin bir parçasıydı. Ki bu haliyle dizinin 2. sezonu muhteşem olabilirdi. Elimizde gelmiş geçmiş neredeyse tüm Titan’lar vardı. Mükemmel bir şölen izleyebilirdik. Lakin izleyemedik… Hatta bence vasatın altında bir sezon izledik. Senaristler bir kere daha bizlere Sevilen bir dizi nasıl berbat edilir 101″ adlı dersi verdi.

Dizide baş kötünün ortada olmaması ve ancak sezon finalinde ortaya çıkması ise enteresandır ki hoşuma gitmişti. Zira ilk sezonunu hazırlık bölümü olarak düşünmüş ve 2. sezonda Rachel’ın babası Trigon’a karşı epik bir kapışma izleyeceğimizi ummuştum. Yani asıl olaylar 2. sezonda başlayacak ve Trigon kahramanlarımızın işini oldukça zorlaştıracaktı. Lakin öyle olmadı, olamadı… (Birazdan değineceğim.)

Tüm bunlar haricinde Dick’in hayalinde gerçek bir Kara Şövalye görmüş olmamızın bana yaşattığı hazzı anlatamam. Zira Batman yeterince filmlerde işleniyor ama hep Beyaz Şövalye olarak. Cidden rayından çıkmış bir Batman’i ve onun Joker’de dahil olmak üzere insanları öldürüşünü görmek gerçekten olağanüstü bir değişimdi. Dizi sırf bu yüzden bile kalbimi kazanabilirdi. Sadece Batman değil, harika bir Gotham şehri de görmüştük. Arkham Tımarhanesi, GCPD, Joker, Two-Face, Wayne Malikanesi, Batcave… Bu dizide bu kadar şey görmeyi beklememiştim. Tabii ki bunların hepsinin Dick’in bilinçaltında geçiyor olması üzücü de olsa onun “kötü tarafa” geçişini kusursuz bir şekilde anlatmıştı. Yani Dick Greyson bile bozulabilirdi ve bozulmuştu. Ve bu kadar… Kötü tarafa geçtiği o anı gördük ve sezon bitti. Ve ben de dedim ki “DC bu sefer başardı! Muhteşem bir 2. sezon gelecek ve çıtayı öyle bir kaldıracak ki herkes bu dizinin hayranı olacak.” Lakin 2. sezonu izleyince, “Keşke dizi orada bitseydi” dedim, zira 2. sezon, yukarıya azimle tırmanan birinci sezonu bir çukur kazıp, o çukurun dibine attı. Gelelim o vasat sezona…

2. Sezon Hakkında

Direkt giriş yapacağım ve normalde yapmadığım laubali bir dil kullanacağım (Zira 2. sezonla bizimle dalga geçtiklerini hissediyorum ve ben de benzer bir tonla yazmak istiyorum.) bilginize.

İlk sezon boyunca, azimle zeminini hazırladıkları Trigon karakteri, ilk bölümün 10. dakikasında falan daha güçlerini kontrol etmeyi bile beceremeyen Rachel tarafından bir dakikadan kısa bir süre de yenildi! Ve benim diyebildiğim tek şey: “Ne :D” oldu. Gerçekten şoka uğradım çünkü bir sezon boyunca bu kötü karakterin gelişini beklemiştim ve bu kadar beklettiklerine göre epik olmalı diye düşünüyordum. Oysa epikten olabildiğince uzaktı, çünkü bu baş düşman daha dünkü çocuk Rachel tarafından hoooop diye yok edildi.

Trigon’un ölümünden iki dakika sonra falansa tepeden inme bir şekilde Deathstroke karakteri bizlere tanıtıldı. Yahu bir sezon boyunca temelleri işlenmiş bir kötü kahraman hazır elimizde varken, hele de oldukça güçlü bir adamken ve kahramanlarımızı bir sezon boyunca koşturtabilecekken; neden bir sezonu daha yeni bir kötü karakterin temellerini atıp onu da aynı şekilde hoooop diye öldürülmeye mahkum ettiniz ey senaristler!? Fakat kendimi aşmayayım ve Deathstroke’un ölümüne yeri gelince değineyim. Anlayacağınız, yılbaşı hediyesi olarak ailesinden akülü araba isteyen ama paketten araba sticker’ı çıkan bir çocuk gibi kalakaldım.

İlk bölümün sonunda Titan’ların gruplara ayrılmasına şahit olduk. Çocuklar ile Dick, Donna ile Kory, Hank ile Dawn. Herkes bir nevi kendi yoluna gitti. Nitekim Hank ve Dawn emekli olup bir çiftliğe yerleştiler, Donna ve Kory kendi yollarında kötüleri yakalıyorlardı. Aslında artık Genç Titan’ların eğitimin izlemek ve onların savaştığını görmek daha eğlenceli olurdu ama ne hikmetse senaristler bu çocukları bir kenarda oturtmayı ve eski Titan’lara odaklanmayı tercih etmiş. Öyle ki ilk sezonun odaklarından biri olan Rachel’ı sağ da sol da dolanan ve “Dick bunu yapıyorsa, doğrudur.” psikolojisindeki bir kız olarak gördük. Oysa olması gereken “Wow, demin babamı öldürdüm, o benim kalbimi çıkardı ve şimdi alnımda bir mücevher var. Ayrıca uyurken içimden karanlık bir bulut çıkıyor. Bana neler oluyor arkadaşlar, öğrenmeme yardım edin!” olmalıydı.

Çocukların arasında mantıklı tepki veren sadece Jason Todd’du. “Biz de süper kahramanız, hatta sizden daha iyi bile olabilir, bizi neden dahil etmiyorsunuz?” psikolojisindeki Todd’a hak vermemek elde değil. Sonuçta çocuk Batman’in yaveri, en belalı şehir Gotham’da büyümüş. Çoğunuzdan fazla kötü adamla savaşmış. Elinde NBA’da oynayan bir basketbolcu varken, dünkü çaylağı sahaya çıkartmak nesidir?

Velhasıl Deathstroke ortaya çıkınca tüm eski Titan’lar adeta çıldırdı ve “Burayı kapatmamızın sebebi oydu.” tarzında söylemler çoğaldı. Lakin çok uzun bir süre bizlere eskiden neler olduğunu göstermediler, sadece korkularını izledik, ki bu kadar uzun süre gözlerimiz bağlı oturmak can sıkıcıydı.

Bir de Deathstroke’un kızı meselesi var. Yani Rose. Yahu siz salak mısınız? Baş düşmanınızın kızına nasıl bu kadar kolay inanabiliyorsunuz? Hiç mi sorgulama içgüdünüz yok be adam? Nereden biliyorsunuz onunda kötü adam olmadığını? Ki nitekim öyleymiş…

Gelelim eski Titan flashback’lerine. İyi tamam, eski Titan’ları izlemek hoştu. Eski ekibi bir arada görmek ve şimdiyle kıyaslamak zevkliy- zevkliydi diyecektim, diyemedim. Zira Dawn’un son dal sigara gibi el değiştirişi geldi aklıma. Yahu bu kadın ilk başta Hank ile sevgiliydi, ne ara bunlar ayrıldı da Dawn, Dick ile sevgili oldu? Hadi oldu, bunlar Hank ile nasıl hala bir arada? Hank, buna nasıl okey? Hiç kafam almadı. Hele günümüzde Dawn’un Hank ile birlikte olması ve yine üçünün de bu durumdan rahatsız olmaması, çok affedersiniz ama gavatlıkta son nokta olabilir.

Eski Titan’lar demişken gelelim Garth’ın ölümüne… Allahım sen sinirlerime hakim ol diyorum ve başlıyorum: Garth yani nam-ı diğer Aqualad, bir Atlantisli. Yeteneklerinin içinde “zarar görememe” de var (Buyurun DC’nin fandom sayfasından da bakın). Yani bu adamın vücudun dışarıdan gelebilecek zarara karşı korunaklı, tıpkı Kory gibi (Ki dizide de Kory’nin kurşunlanmasına rağmen yaralanamaz halde gördük.) Lakin ne hikmetse bu yeteneklere sahip olan Garth, Deathstroke’un tabancasından çıkan sıradan bir kurşunla tak diye ölüyor… Yapılan bu hamle diziye dramatiklik katmak için yapılsa da, kattığı tek dramatiklik dizinin izleyicinin gözünde küçülmesinde oluyor. Bu resmen çizgi romanlara bir hakarettir diyorum ve daha fazla bir şey demiyorum.

Ayrıca Kory’nin hikayesinin de, bağımsız bir şekilde bir yandan ilerlemesi de insanı rahatsız eden detaylardan biri. Zira insan izlerken hangi hikayeye odaklanacağını şaşırıyor: Kory’e mi? Geçmişteki olaylara mı? Günümüzdeki olaylara mı? Rachel’a mı? vs. vs. Tamam anlıyorum, bir sonraki sezon Blackfire ile karşılaştıracaksınız bizi, o yüzden Deathstroke’daki hatayı yapmamak adına şimdiden bahsediyorsunuz Blackfire’dan. Lakin onu da beceremiyorsunuz.

Titan’ların dağılışı kısmı ise komediydi. Özellikle Rachel’ın Donna ile gitmeye karar verip, sonra kendi yolunu çizdiğinde olanlar “Eee bu ne şimdi? Ne oluyor?” etkisi yarattı. Zira Rachel’ın gücünü kullandıktan sonra yaydığı o küçük parçaların insanlara zarar verişi yeni bir hikaye doğurabilirdi ama havada öylece asılı kaldı. Hank ve Dawn’un ayrılışı ise o kadar saçmaydı ki anlatamam. Ayrılışlarından sonra Hank’in para için kostümü ile ringe çıkması ise daha saçmaydı. Anlayacağınız o ikilinin başına gelen her şey saçmaydı. Daha saçma olan ne miydi peki? Dick’in kendini hapse attırması ve orada Meksikalı kartellere yardım etmesi… Allahım bomboştu, bomboş! Bir sezon nasıl mı kötü işlenir? İşte böyle. Dick’in, Nightwing olmasını buna bağlamaları trajikomikti.

Jericho meselesine gelirsek eğer… Jericho’nun başından beri Deathstroke’un içinde olduğunu tahmin etmeyen yoktur diye düşünüyorum, zira çok barizdi. Onu oradan kurtarmak çok daha iyi işlenebilirdi. Bunu anlayan Dick ekibi bir araya getirse, Jericho’ya zarar vermeden Deathstroke’u yakalamaya ve Jericho’yu onun içinden çıkarmaya çalışsalar, hele ki Rachel’ın gücü sayesinde onu Deathstroke’un içinden çıkarsalar ve bir vücuda falan yerleştirseler inanılmaz kaliteli olabilirdi. Lakin olan yine bir faciaydı. Koca sezon boyunca ekip olarak bile yenemedikleri Deathstroke’u yeni kostümünü giyen Dick ve Harley Quinn’i andıran bir kostüm giyen Rose, hoooop diye yendi. Anlayacağınız “Trigon’un Ölümü Vol2!” yaşandı.

Bir kötü kahramanı ve olayı da heba eden senaristler, “Hımmm hakikaten çok kolay oldu, böyle final olmaz. O yüzden en iyisi Gar ve Super Boy’u kötüleştirelim ki ekip kendi arkadaşları ile dövüşsün, bu seyirciyi heyecanlandırır.” diye düşünmüş olacak ki, sezona tepeden inme bir hikaye daha eklendi. Bir anda Cadmus’u sevdiğimiz kahramanların beynini yıkamış ve onları kötü kahramanlara dönüştürmüş halde bulduk. Bu hikaye de apayrı bir sezonda, apayrı şekilde muhteşem anlatılabilirdi. Hatta koskoca bir sezona konu olabilirdi, lakin bir buçuk bölümde heba edilip gitti…

Gelelim bir diğer faciaya, Donna Troy’un ölümü. Senaristlerin onu öldürürken ki düşüncesinin şu şekilde olduğuna bahse girerim: “Hımmm, final savaşı da yaptık ama ana karakterlerden kimseyi öldürmedik. Birini öldürmemiz lazım. Kendini ekibi için feda ederse, etkisi artar. Peki kimi sebepsiz yere öldürelim? Donna’yı öldürürsek, boş yere öldürdüğümüz aşkı Garth ile buluşur, romantik olur. En iyisi onu öldürelim.” Tüm savaş bittikten sonra Dawn’u kurtarmak için kendini feda edip, elektrik çarpması nedeni ile ölen Donna Troy, kolayca elektrik direğini yana atıp kurtulabileceği gibi, Dawn’un üzerine atlayarak onu direğin altından da itebilirdi. Anlayacağınız yaşayabilirdi. Ayrıca çizgi romanlarda Troy’un elektriği güç olarak kullanışı da mevcutken, onun bu şekilde ölmesi anlamsızdı. İlla ki biri ölecekse onun Dawn olması daha mantıklıydı…

Son olarak değinmek istediğim şey ise belki de tarihin gelmiş geçmiş en kötü Batman’inin bu dizide olması. Hangi akıllı(!) adam, Batman rolü için Jorah Mormont’u seçtiyse ona selam olsun!

Toparlamak gerekirse: Gerçekten monotonluktan ölecektim bu sezon. Gerçekten en az 4-5 bölümü heba ettiklerini düşünüyorum. Araya giren tanıtıcı bölümlerle de “Ne izliyordum ben?” tepkisi verdirtti. Çok parça parça haldeydi, bütünlük yoksunuydu. Hikayeler birbirine girmişti. Hangi konuyu işledikleri belli değildi. Gerçekten 1. sezondaki tüm çabaları boşa gitti. Hayallerimizle birlikte…

Teşekkürler DC, bizleri yine hayal kırıklığına uğrattın…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here