Her film izleyicisi IMDb’nin ne olduğunu biliyordur herhalde. Bilmeyenler için kısaca IMDb; yeryüzündeki tüm ülkelerin ve tüm dönemlerin sinema ve televizyon filmleri, film yıldızları ve dizileri hakkında bilgileri bulabileceğimiz bir internet sitesidir. Bunun yanı sıra IMDb, bir film ve dizi değerlendirme platformudur. IMDb’nin “En iyi 250” film listesine baktığımızda ise, yıllardır birinci sırada önümüze tek bir isim çıkıyor: Esaretin Bedeli. Bu film 2.106.663 kişinin oyu ile 9,2’lik bir puan elde etmiş ve çok uzun zamandır listenin üst sırasındadır.

1994 yılında çekilen, senaristliğini ve yönetmenliğini Frank Darabont’un yaptığı, Stephen King’in “Rita Hayworth ve Shawshank’in Kefareti” adlı uzun öyküsünden uyarlanan ve başrollerinde Tim Robbins ile Morgan Freeman‘ın yer aldığı Amerikan yapımı dram filmi Esaretin Bedeli (Orijinal ismi ile The Shawshank Redemption.), senelerdir IMDb’nin en iyi filmler listesinin demirbaşı durumunda. Peki nasıl oluyor da bu film, birinciliği yıllardır kimseye kaptırmadan omuzlarında götürüyor? Bu filmi diğerlerinden ayıran şey ne? İşte bugün bu sorulara bir yanıt bulmaya çalışacağız.

UYARI: İçeriğin bundan sonrası SPOILER barındıracaktır. Filmi izlemeyenler acilen bu içerikten uzaklaşmalıdır.

Öncelikle basit nedenleri ele alalım. Daha sonra ise mevzuyu derinleştirelim.

1) Efsane Kadro

Filmin oyuncu kadrosuna baktığımızda bile film “Ben gümbür gümbür geliyorum!” diye bağırıyor. Başrollerini hemen hemen her filmde görebildiğimiz Morgan Freeman ile efsanevi oyuncu Tim Robbins’in paylaştığı filmde, aktörler karakterlerine cuk oturmuş desek yeridir.

En başta masum bir bankacı olan Andy’nin masumiyeti, Tim Robbins’in yüzünden okunabiliyor. Andy’nin hapishaneye ilk girdiğindeki masum, çekingen ve depresif halini Tim Robbins oynamamış, adeta yaşamış! Hatta Robbins’in masum bakan gözleri ve şaşkın ifadesiyle Andy Dufresne karakteri bütünlük kazanmış. Keza yıllar içinde Andy’nin uğradığı değişimleri Robbins, sanki kendisi geçirmişcesine biz izleyiciye aktarabilme yeteneğine sahip. Kim ne derse desin bizce bu rol için Robbins biçilmiş bir kaftan! Özellikle Andy rolü için ilk aşamalarda Tom Hanks, Kevin Costner, Tom Cruise, Nicolas Cage, Johnny Depp ve Charlie Sheen gibi isimlerin düşünüldüğü göz önüne alındığında, Robbins’in ne kadar doğru bir seçim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır diye düşünüyoruz. Andy karakterinin getirdiği masumluk, çekingenlik, depresyon ve hemen akabinde durumu kabullenmeyle gelişen sahiplenme, girişkenlik, kurnazlık ve son olarak ortaya çıkan sinir, azim ve huzura erişi Robbins’ten başkası bu kadar iyi yansıtamazdı diye düşünüyoruz.

Morgan Freeman tarafından canlandırılan Red karakteri ise, çok uzun zamandır cezaevinde kalan, artık bu durumu ve yenilgiyi kabullenmiş, pes etmiş, umudunu kaybetmiş, bıkkın bir suçlu. Tüm bu duygu durumunu ise daha Red’i gördüğümüz ilk sahneden Freeman’ın yüzünden anlayabiliyoruz. Freeman’ın belki de bir bakışı, bir duruşu yetiyor bizim Red’i tam olarak kavrayabilmemiz için. Red rolüne ise, ilk aşamalarda Harrison Ford, Clint Eastwood ve Paul Newman gibi isimler düşünülmüş. Lakin hikayenin Red tarafından seslendirildiği göz önüne alındığında, Freeman’ın ne kadar doğru bir seçim olduğu gün gibi ortada. Bununla ilgili olarak da filmin yönetmeninin Red karakterinin aslında kızıl saçlı bir İrlandalı olmasına rağmen Freeman’ı seçmesindeki ana nedenin, onun insanı derinden etkileyen sesi olduğunu söylediğini belirtmekte fayda görüyoruz.

Başroller haricinde de filmin oyuncu kadrosu tam anlamıyla bir efsane. Tommy Williams rolü ile karşımıza çıkan Gil Bellows da karakterinin toyluğunu, canı tezliğini ve doğal neşesini bizce çok güzel şekilde yansıtabiliyor. Keza Brooks rolüne hayat veren (ki burada “Brooks was here.” repliğini söylemeyi kendime bir borç bilirim.), 2009 yılında hayata gözlerini yuman James Whitmore’a da şapka çıkarmak gerektiği kanaatindeyiz. Zira böyle bir karakter ancak bu kadar yaşanabilirdi. Gerek Brooks’un babacanlığı, gerek yorgunluğu, gerek hapishane düzeninin bir parçası haline gelmişliği, gerekse dış dünyadaki hayata adapte olamaması başka birisi tarafından bu kadar doğal oynanabilir miydi, bilemiyoruz. Son olaraksa filmin sahte peygamberi Müdür Samuel Norton’ı (Warden) canlandıran Bob Gunton’un karakterinin özünü bizlere ne kadar iyi yansıttığına değinmek istiyoruz.

Aslında filmdeki her oyuncu, sanki o rolü oynamak için doğmuştu diyebiliriz. Domino taşları gibi, bir oyuncuyu bile değiştirdiğinizde filminde düzeni bozulacaktır. Zira bu karakterlerin her birinin ruhu, oyuncularının içinde vardır. Bu rollerin biçilmiş kaftanı olan bu efsane kadronun bir araya gelmesiyle Esaretin Bedeli gerçekten şenlenmiştir.

2) Göz Kamaştıran Çekim Tekniği

Burada şapkayı çıkarmamızı hak eden kişi kesinlikle Frank Darabont. Zira kameranın açıları, karakterlerin her birinin kişiliğini yansıtacak şekilde. Nasıl mı? İzlerken hiç dikkat ettiniz mi bilmiyoruz lakin kameranın açıları karakterlerin filmdeki konumunu yansıtacak şekilde ayarlanmış. Örneğin kamera açısında sadece Warden varken, kamera onu alttan çekmiş. Böylece Warden’ın hapishane içindeki statüsü ve egosu bariz şekilde belli oluyor. Bu sayede de Warden’ın çevresindeki herkese “Siz benim altımdasınız.” mesajını verdiği, biz izleyiciye de yansıtılmış oluyor. Benzer şekilde mahkumlar çekilirken kamera üst bir açıdan onları kayda alıyor. Böylece hapishane içindeki ezikliklerini ve önemsizliklerini izleyen kişi de fark edebiliyor. Darabont’un kullandığı açılar sayesinde, izleyici filmin içine girerek, herkesi ve her şeyi daha iyi anlayabiliyor. Yani kamera, bizleri filmin bir parçası yapıyor. Anında kim güçlü, kim zayıf, kim kimi kontrol ediyor anlayabiliyoruz.

Zaten Darabont daha filmin ilk on dakikasında kendini belli ediyor. Andy’nin mahkemesinin ardından kapanan cezaevi kapısı gibi ağır bir demir kapıyla, Darabont’ta adını bu karanlık kapının üzerine yazmış. Böylece de filmin bundan sonrasının bu kapının ardında yaşanacağını ve bunu kendisinin anlatacağını kodlamış. Gerçekten saygı duyulması gereken bir yönetmen…

Kamera açısı ve çekim tekniği demişken, Andy’nin kaçmak için borulara vurduğu sahnenin unutulmazlığına ve o dışkı çukurunda süründükten sonra sonunda özgürlüğüne kavuştuğu andaki yağmur altındaki sahnenin akıllardan silinmezliğine değinmeden geçemeyeceğiz. Zira birinde asla yılmayan ve azmi ile bir işi başarmak için elinden gelen her şeyi yapan bir adamı, diğerinde ise bunu başaran bir adamın ruhani ermişliğini sadece çekim tekniği ile anlamak mümkün. Sadece sahnenin çekimi bile Andy ile empati yapmak için yeterli. (Tabi ki yine de Robbins’e helal olsun, o ne oyunculuktur!)

Filmdeki renklerinde önemi bir ayrı tabi. Hapishane sahnelerinde renkli bir sahne görmemiz neredeyse imkansız, her şey gri tonlarında. Darabont, renkleri de ustaca kullanarak hapishanenin kurumsallaşmışlığını, insanların umutsuzluğunu bizlere aktarmış. Üstelik gri tonları sadece hapishane de kullanılmamış: Brooks’un şartlı tahliye ile salındığındaki sahnelerinde alt tonu hep gri. İşte bu da Brooks’un hapishanenin bir parçası olduğunu, onunda kurumsallaştığını göstermek için yapılmış inanılmaz bir ekleme. Tam zıttı olaraksa Andy ve Red’in hapishaneden çıktıktan sonraki sahnelerinde ve buluşma anlarında, gri alt tonu kayboluyor. Her şey renkleniyor. İşte burada da artık onların hem bedenen hem de ruhen özgür olduklarını, renk seçimleri ile de fark edebiliyoruz. Artık Andy ve Red farklı adamlar, bunu renklerle hissedebiliyoruz. Film gerçekten renkleri ile de anlatmak istediği mesajı veriyor.

İşte Darabont’un bu vizyonu da filmin bu kadar beğenilmesinde büyük bir etmen.

3) Filmdeki Müzik ve Sesler

Film müziklerinin bestecisinin Thomas Newman olduğunu söyleyerek bir giriş yapalım. Bu isim sizlere fazla tanıdık geliyorsa, normaldir. Zira bu isme 45’ten fazla filmde rastlamak mümkün. “Nereden hatırlayabiliriz?” derseniz eğer: Wall-E, Skyfall ve The Green Mile gibi filmlerin müziklerinin arkasındaki isim kendisidir. Esaretin Bedeli ile de ilk Oscar adaylığını kazanmıştır.

Newman’ın müzikleri filmin içinde kendini hissettirir ve dinlettirir. Ayrıca görüntüyle de mükemmel bir uyumda ilerler ve asla filmin önüne geçmez. Bununla birlikte, başka bir yerde duyulduğu anda hemen kendisini hatırlatır. Esaretin Bedeli’nde de durum farklı değildir. Örneğin filmde geçen “Brooks was here” isimli parçanın sahne ile olan o muhteşem uyumuna diyecek başka bir kelime bulamazken, filmin sonlarına doğru “So was Red” olarak aynı parçanın devamının çalması izleyiciye son darbeyi indirir. Ayrıca “Zihuatanejo” parçasıyla da, Red ile Andy’nin her hissettiği duyguyu bizlere aktarmayı başarır film. Anlayacağınız, filmdeki her müzikte en az sahnedeki kadar yoğun bir duygu karmaşası bulunuyor.

Filmdeki müzikler asla sahnenin önüne geçmeden, hatta müziğin çaldığını bile fark ettirmeden izleyiciyi sarıyor ve ona istediği duyguyu aşılıyor. Bu da bizlerin, filmi iliklerimize kadar yaşamamızı sağlıyor.

Newman’ın besteleri haricinde de, filmin içinde geçen müzikler, sahneyi birebir anlatıyor. Örneğin filmin en başında Andy sarhoş halde arabasında otururken fonda “If I didn’t care” (Umursamamış olsaydım) isimli şarkı çalıyor. Şarkının sözlerine bakıldığında, sahne ile olan uyumu direkt ortaya çıkıyor:

“Umursamamış olsaydım, bu şekilde hisseder miydim?

Eğer bu aşk değilse, neden ürperiyorum?

Ve başımı döndüren bu şey nedir?

Kalbim yerinde hareketsiz durmasına rağmen.”

Aşktan canı yanmış bu sarhoş adam, karşıdaki evi gözetler bir halde bu şarkıyla bize tanıtılıyor.

Burada değinmek istediğimiz son nokta ise film içinde kullanılan seslerin, sahne ile olan uyumu. Örneğin Andy’nin hapishaneden kaçmak için boruları bir taşla kırmaya çalıştığı anda, taşı her vuruşunda duyduğumuz gök gürültüsünün sesi yahut Red’in, Andy’nin mektubunu okumadan önce tek duyduğumuz şeyin kuş cıvıltıları olması filmin gerçekçiliğini kesinlikle arttırıyor. İşte bunların hepsi seyirciyi büyülüyor.

4) Bizi İçine Alan Anlatımlar

Morgan Freeman’ın betimlemeleri, anlatımları kesinlikle yabana atılacak bir husus değil. Tanrı’nın sesine sahip bir adamı anlatıcı yapmak, filmin kalitesini kesinlikle arttırıyor. Freeman’ı tonlaması ve vurgulamaları, duyguları o kadar hissettiriyor ki filmi bizlere yaşatıyor.

5) Nefes Kesen Senaryo ve Temel

Bu film, kesinlikle tutkunun, yakarışın ve umudun filmi.  Filmin senaryosuna ise diyecek bir şey yok. Artık masumiyetinin bile öneminin kalmamış olduğu bir adamın özgürlükle mücadelesinin işlendiği senaryonun her yanı epik detaylarla dolu. Yani Darabont, bu alanda da şov yapmış desek yeridir. Darabont, bu filmde, filmlerin koyduğu altın kuralları harfi harfine yerine getirmiş: Film süresinin ilk %25’lik kısmında karakterler tanıtılıyor, onların gidecekleri yön ve hedefleri belirleniyor, ardından yaşanan zorluklar ve tehditler ortaya çıkıyor; ortadaki %50’lik kısmında ise karakterlerin bu amaca ulaşma çabaları ve gelişmeler gösterilirken son %25’lik kısımda film hızlanarak yokuş aşağı iniyor ve nihai amacın gerçekleştirilme safhasını anlatıyor. Bu da izleyicinin filmi anlamasını ve sıkılmamasını sağlıyor. Bu kısımları şöyle özetleyebiliriz:

– İlk %25’lik yer filmin başından başlayarak, Red’in Andy’nin hapishanedeki ilk iki yılını özetlediği sahneye kadar olan kısımdır. Bu özetle birlikte, ilk çeyrek tamamlanıyor.

– %50’lik kısım ise Red’in özetinin bitimi ile başlıyor, Andy’nin direnişi ve mücadelesini bizlere anlatıyor ve Tommy’nin öldürülmesiyle son buluyor. Yani sinemadaki klasik ana kahramanın ümidini yitirdiği, kötülüğünse kazanıyor gibi olduğu nokta işte bu.

– Son %25’lik bölüm ise, Tommy’nin ölümünden sonra başlıyor ve finalle son buluyor.

Baktığımızda sıradan, hatta artık klişeleşmiş olan bu senaryo çizgisi, aslında filmin başarısının altındaki sırlardan biri. Zira filmin sürpriz sonu, bu sistem ile kapatılmış. Hiçbir izleyici filmi izlerken Marilyn Monroe’nun arkasında bir tünelin kazıldığından şüphelenmez, hatta Andy’nin bu hapishaneden kaçmayı planladığını bile fark etmez. Zira yukarıda bahsettiğimiz %50’lik kısmın sonunda izleyici Andy’nin intiharını beklerken, bir anda onun kaçmış olduğu gerçeği ile tokat çarpmışa döner. Bunun sebebi ise işte senaryonun bu klasik görüntüsüdür. İşte bu beklenmeyen, ansızın ortaya çıkan durum filmin efsane olmasının nedenlerinden biridir.

Bu filmin aslında Stephen King’in uzun bir öyküsünden uyarlandığını söylemiştik. Lakin Darabont orijinal hikayede öyle stratejik değişiklikler yapmıştır ki bunlar seyirciyi etkileyecek, duygulandıracak doğru hamlelerdir. Burada bir kez daha Darabont’un farkı ortaya çıkıyor işte. Örneğin orijinal hikayede Tommy öldürülmez, müdür tarafından başka bir hapishaneye naklettirilir. Lakin filmdeki bu değişiklikle Andy’nin tüm umudunun yok olması sağlanıyor ve bu da onu kaçmaya yönlendiriyor. Yani dendiği gibi hiç umudunun olmaması özgürlüktür galiba! Başka bir örnek ise Brooks karakterinde gözüküyor. Öyküde Brooks’un hikayesi sadece bir paragraftan ibarettir lakin Darabont tarafından senaryonun içine son derece ustalıkla yayılmıştır. Hatta Darabont, karga besleyen Brooks’u “Alcatraz Kuşçusu”na yapılan bir gönderme olarak ustalıkla kullanmıştır.

Belki de en önemli değişiklik, orijinal hikayenin sonunda Red’in cesaretini toplayacağı bir gün dostuna katılmayı umut ettiğini söylemesiyle hikayenin sona ermesine karşı, Darabont’un bu iki arkadaşın sahilde birbirleriyle buluşmalarını bize göstermesidir. Anlayacağınız bu gibi değişikliklerle de, bir senarist olarak Darabont, bizleri avucunun içine almış.

Buraya kadar olan kısım, aslında işin teknik kısmı. Gelelim asıl mevzuya…

6) Asıl Neden: Verdiği Mesaj ve Aşıladığı Duygu

Bu film insanın bilinçaltına çok net bir mesaj bırakıyor: Umut.

Filmde umudun tükendiği bir yere (bir hapishanede) ve insanlara (mahkumlara) bir adam umut getiriyor, umudu aşılıyor, yeşertiyor ve büyütüyor. Aslında bu film mesajını, kendi içinde birbiriyle çakışan iki replikle bizlere veriyor: “Umut tehlikelidir. Umut bir insanı deli edebilir. Bu iyi değildir.” ve “Unutma Red, umut iyi bir şeydir. Belki de en iyisi, ve iyi şeyler asla ölmez.” Umudunu yitiren bir adamla, her zaman umudunu yaşayan bir adam. İki tezat ama bir hayat.

İşte Esaretin Bedeli bu yüzden bunca senedir birinci sırada. Belki de umut etmeye ve devam etmeye güç aradığımız şu yıllarda bu film umut ederek her şeyin başarılabileceğini bizlere gösteriyor. Pes etmezsek, çabalarsak ve inanırsak her şeyi başarabiliriz. Küçük bir taş çekici ve Rita Hayworth posteri ile 19 yıl boyunca gün be gün kaçış yolunu hazırlayan Andy, bizlere umduğumuz her şeyi, en zor ve hatta imkansız gözüken şartlarda bile başarabileceğimizi gösteriyor. Ayrıca herkesi hayatta tutan şeyin umut olduğunu da bizlere hatırlatıyor. Filmde de dendiği gibi korktukça tutsak, umut ettikçe özgürüz!

Bu film bizlere çabalamak için neden veriyor. Tüm dünyanın bize karşı olduğunu hissettiğimiz, Dövüş Kulübü’nde de dendiği gibi ruhani bir savaş verdiğimiz, en büyük buhranımız hayatlarımız olduğu bu senelerde, bize en imkansız gözüken şeyi bile başaran bu adamın hikayesi kampçı oluyor belki de. Bizce de bu filmin başarısının sırrı bu.

Şimdi anladınız mı bu filmin neden bu kadar çok sevildiğini? Çünkü bu film bizlere umut satıyor. Bizlere istemediğimiz hayattan çıkabileceğimize dair azıcık da olsa ışık gösteriyor. Her şeyin iyi olacağına dair umut veriyor ve iyi şeyler asla ölmeyeceği için de hep birinci sırada kalıyor.

 “+Dünyada taştan olmayan ve kimsenin senden alamayacağı bazı şeyler vardır. İçinden alamayacakları ve dokunamayacakları bazı şeyler. Asla dokunamazlar. O sana aittir. Ne yapsalar alamazlar.

– Ne gibi?

+ Umut… “

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here