Tek mekan. Tek bir oda ve o odaya giren 12 adam. Oda sıcak, havasız ve bunaltıcı. Odadaki vantilatör bozuk, bu nedenle herkes terliyor ve ellerindeki mendillerle terini siliyor. Hepsinin aklında tek bir şey var: Hemen bitse de gitsek… Bu 12 adam bir odaya giriyor ve oyun başlıyor. Suçlu mu, değil mi? Bu sorunun cevabını arayan, klasikleşmiş bir siyah-beyaz film olan 12 Angry Men’i (12 Öfkeli Adam) sizler için irdelemeye karar verdim.

“SUÇLU, SUÇLU, SUÇLU… SUÇLU DEĞİL!”

Amerikan adalet sistemine de aslında çok sıkı bir eleştiri niteliği teşkil eden filmde, şehrin sokaklarında bir adam ölü bulunuyor. Olay yerinde ise bir bıçak bulunuyor. Araştırmalar sonucunda bu bıçak, adamın oğluna ait çıkıyor. Kısa bir sorgulama sırasında çocuk belki korkusundan, belki de başka bir şeyden söyleyecek pek fazla bir şey bulamıyor. Sadece cinayetin işlendiği sırada sinemada olduğunu söylüyor, lakin filmin ismini de hatırlayamıyor. Tüm bunlar ve önyargı birleşince, suç çocuğa kalıyor. Çocuk mahkemeye sevk ediliyor, mahkeme yapılıyor ve karar nihayet jüriye kalıyor. Böylece filmimiz başlıyor.

12 üyeden oluşan jüri, karar vermek için bir odaya alınıyor. Görevleri suçlu veya suçlu değil şeklinde ortak bir karar almak. Burada önemli olan ortak bir karar alabilmek, zira tek bir kişi bile farklı bir oy kullandığında, ikna çabaları ve tartışmalar yeniden başlıyor. Juri üyeleri, zaten bunaltıcı olan odadan bir an önce gidebilmek adına hızlıca ve pek üzerinde düşünmeden karar veriyorlar: Tabii ki de Suçlu, başka kim olabilir ki? Olay çok açık, kenar mahalle çocuğu, bir adamı öldürmüş, bundan daha doğal ne olabilir ki? Çünkü onlar için akşam oynanacak bir maç, iş hakkındaki konuşmak, sıradan işler, bir çocuğun hayatından çok daha önemli.

İşte hepsi bu ruh halindeyken, bir numaralı jüri üyesinden başlanarak oylama başlıyor. Sırayla oylar açık ve sesli bir şekilde söyleniyor. Suçlu, suçlu, suçlu, suçlu…. İşte genel kanaat bu yönde iken, bir jüri üyesi (8 numara) çıkıyor ve “Suçlu değil” diyor! Bu anda da film gerçek olarak başlıyor.

“Elimi kaldırıp bir çocuğu ölüme göndermek benim için pek kolay değil.”

11 adama karşı 1 adam. 11 adamında gayesi aynı: Suçlu değil diyen adamı bir an önce ikna ederek, oradan gidebilmek. Lakin o adamında tek gayesi çocuğun belki de suçlu olmayabileceği düşüncesini o 11 adamın kafasına ekmek. Böylece hararetli tartışmalar başlıyor. Filmin kalanına ise 8 numaralı jürinin, kalanları ikna etme çabası hakim oluyor.

Beyaz takımlı 8 numara hariç, geri kalan jüri üyelerinin kafalarında dava sürecine dair hiçbir kuşku bulunmuyor, verecekleri karar neticesinde bir insanın öleceği gerçeğini umursamıyorlar. Önyargıları gerçeği görmelerini engelliyor.

Ne zaman ön yargınızı kullansanız, gerçekleri göz ardı edersiniz.

Film boyunca jüri üyeleri hakkında fazla bilgi verilmiyor. Sadece mesleklerini ve anlattıkları öyküleri öğrenebiliyoruz. Dolayısıyla jüri üyeleri hakkında izleyicinin kanaate varması için ellerinde sadece jürinin dış görünüşü ve davranışları kalıyor. Aslında bu da izleyiciyi farkına varmadan yargılama sürecinin ve önyargının bir parçası yapıyor ve jüri hakkında karar verdirmeye yol açıyor. Böylece film izleyicisi 13. jüri olarak içine katıyor.

Görünürde, 12 jüri üyesinin, bir sanık hakkında karar vermek için girdikleri odada yaşadıklarını anlatıyor bu film. Lakin aslında insanların önyargılarından dolayı gerçeği göremediklerini bizlere iletmek istiyor. Zira 11 jüri üyesi de ‘suçlu’ kararını kişisel sorunlarına ve önyargılarına dayanarak veriyor. Tüm bu körlüğün içinde 8 numaralı jüri üyesi, kalanların önyargısını kırarak insan hayatının kişisel kinlerden ve yaşanmışlıklardan daha üstün olduğunu hatırlatmaya çalışıyor.

“Bir hiç olmak çok üzücüdür beyler. İnsanlar hep aranmak ister, dinlenmek ister bir kez de olsa önemli olmak ister.”

Bu süreçte tüm jüri üyeleri yavaş yavaş da olsa çocuğun masum olduğuna ikna oluyor. Mantığı temsil eden 4 numaralı üyenin de ikna olması ile, çocuğun suçlu olduğu düşüncesine neredeyse takıntılı olan 3 numaralı jüri yalnız kalıyor. Biraz daha direttikten sonra çocuğun suçlu olduğu düşüncesinin, sanıkla aynı yaşta olan kendi oğlu ile yaşadığı sorunlardan kaynaklandığının ortaya çıkması üzerine, 3 numaralı jüri üyesi de pes ediyor. Bunun üzerine oy birliği ile çocuğun suçsuz olduğuna karar veriliyor.,

“Varsayalım sen bizim fikrimizi değiştirdin. Ya çocuk babasını gerçekten öldürmüşse?”

İşte filmin sonunda bu soru da, izleyicinin zihninde bir soru işareti bırakarak, adaletin ve gerçeğin siyah-beyaz gibi kolayca ayrılamayacağını ve nitelendirilemeyeceğini bizlere hatırlatıyor…. Yani dünya, siyah ve beyazlar üstüne değil de, grinin tonları üzerinde ilerliyor.

Tek bir odada geçen filmde, dünya küçüldükçe ayrıntı büyümüş desek yeridir. Benim için, 11 kişinin önce tek tek sonra topluluk halinde, nasıl içlerinde yatan o acımasız celladı terk ederek birer birer en yüksek seviyeli empatı bile zorlayacak seviyelere ulaştığını görmek ve anlamaya çalışmak, bir izleyici olarak aynı anda hem kafa karıştırıcı hem sinir bozucu hem de tatmin edici olmuştu.

Önyargı ile hareket etmenin bir insanın hayatına mal olabileceğini çarpıcı bir biçimde anlatan döneminin diğer yapımlarından fersan fersah ileri de olan bu klasik filmi izlemenizi öneririm.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here