Kendime ve sana kötü bir haber vermek istiyorum ki; bu cümlenin başı, bu yazının sonu, ve yazının başlığı üzerine dahi ortak bir karara varamayacağız ve birbirimizi anlamaktan çok uzak olacağız. Yine de iyi tarafından bakabilirsin.

Ben pek bir iyi taraf göremiyorum ama eğer görüyorsan, bakmakta serbestsin.

İletişim diye yanlış bir genelleme yapabileceğimiz şey, bizi o kadar güzel manipüle ediyor ki, ışığa doğru umarsızca uçan sinekler gibi birikiyoruz çevresinde. Bu yakıcı ışık sebebiyle, çok yaklaştığında kanadın yanmış, gözün parladığı için senin üzerine zehirlerle koşan insanları görmemiş, sonucunda ise daha zor bir hayatla baş başa kalmış olabilirsin. Ne yazık ki, ışığa doğru hareket etmek, birer sinek olarak, fıtratımızda var.

Peki acaba, ışık tarafından büyülendiğinin ve bunun zararlarına farkına varan, hayatındaki bu anlamsızlığı mucizevi bir şekilde görebilen bir sinek, hala ışığa koşar mı? Işığa gereğinden fazla yaklaşır mı? Hala sinek olarak adlandırılabilir mi? Sinekler tarihinin gelişimde önemli bir adım mı atmıştır bu farkındalık sayesinde?

Sineklerden ayrıldığımız bu noktada, kazandığımız her farkındalığın, genetik bir kod gibi vücudumuza işlendiğini varsayarsak, bunu kutlamamız lazım. Maalesef ki bu hala tamamı ile saf bir iyi taraf olmadığı için, bunu trajik bir şekilde kutlamak doğru olur. Açık tabut merasimi gibi, farkındalığımızın etkileyici kısmına bakıp, bir yandan da onun bizi yıkan kısmıyla yüzleşmemiz gerekmekte.

Beynimiz, kendisini antitezler sunarak geliştirmeyi oldukça verimli bulur. Yaşama tutunmak için de beynimizi farkında olarak veya olmayarak geliştirmemizin bir sonucu olarak, düşüncelerin ve aklından geçecek sıradaki kelimeler, yine beyninin kontrol üssünde bulunduğu bir aşamadan geçecek, ve sen, her bir kelimeyi, binlerce, belki milyonlarca filtreden geçirdikten sonra en son aşamaya getireceksin. O en son aşamaya da farkındalık deniyor. İletişim denilen döngünün bizden neleri götürdüğü, ve hayata neleri getiremediğimiz bu noktadan itibaren aydınlanmaya başlıyor.

Bunu aşırı basitleştirmek gerekirse; Michelangelo’nun Sistina Şapeli’nin tavanına yaptığı görsel harikayı; tıpatıp aynı renklerle, bir yazıcıdan çıkartmayı ve Şapel’in tavanına yapıştırmayı deneyelim. Yazıcıya, işinde çok başarılı olduğu için teşekkür etmemiz gerekse de, ortadaki şeyin bambaşka bir şey olduğunu görmemiz de gerekiyor bir yandan.

Daha az anlayamaman için umarım ki ön yargıların ve inatçı kişiliğin bir kaya gibi serttir, çünkü tekrar ediyorum: Hiçbir şeyi doğal haliyle anlayamıyorsun. ‘Yazılanları anladım.’ demek koskoca bir yalan. Yaptığımız şey sadece okuduklarımızı ve duyduklarımızı gerçek anlamını bilmeden yorumlamak. Bu yüzden, yeni düşüncelere en kapalı insanlar otoriter, stratejik güce sahip, halkı kontrol edebilen, ve uğruna canını verebileceği düşüncelere sahip oldular. Bu o kadar yoğun bir kapanıştı ki, onların sabitliğini gören, akışkan ve değişken düşüncelere sahip olanlar aniden “Bu adam bu kadar emin konuşuyorsa kendimi sorgulamalıyım” dedi, ve onların saflarına geçti.

İlerlememizdeki ilk adım, konuşanın biz olmadığımızı fark ettiğimizde olacak. Senden korkmaktan alınan hazzı, eğlenceyi tanımlayacak bir kelime yaratmanı istiyorum. Saçma duyulması hiç önemli değil, zaten bunun doğası gereği saçma duyulacak.

Problemler şu aşamada başlıyor:

  1. Tek kelimeye kısıtlandırılmamış bir şeyi zorlama bir şekilde tek kelimeye kısıtladın. Doğal bir şekilde bu kelime kendisini yaratmadı. Yaratamazdı da.
  2. Bu yarattığın kelime, anlamının her olasılığını karşılamayacak ve karşılamadığı bir an geldiği zaman, yeni bir kelimenin yaratılması gerekecek.
  3. Bu kelimeye karşı çok samimi hissetsen bile, kelimenin olduğundan farklı bir anlamda kullanılma ihtimali olacak ve bir süre sonra aslında düşünmediğin daha spesifik bir konuyu açıklamak için kullanılacak. Örneğin “yürüyerek içinde dolaştığın korku tünellerinden korkma ve yine de yürümeye devam etmeye verilen his” olarak.
  4. 3. problemin ortaya çıkmaması için bunu en baştan spesifik bir hale getirebilirsin ama getirebileceğin kısıtlandırmaların ve başkalarının buna ekleyebileceği kısıtlandırmaların hiçbir zaman sınırı olmadığı gibi, aksini uygulayıp bunu olabildiğince geniş bir tabir olarak kullanırsan da yarattığın kelime hep sorgulanacak.
  5. En kötüsü, bunun farklı dillere de çevrilmesi gerekecek.

Hevesini kırmak istemezdim ama yeni bir kelime yaratmak için bir oluş veya bir durum halini izah edecek bir şey yaratman gerekiyor. Ancak yaratma işlemi senden kaynaklanmayacak problemler yüzünden oldukça sancılı bir işlem. Bu noktada Tanrı ile empati yapabilirsin.

Can alıcı nokta şu ki, sen şu an düşüncelerini bile bu şekilde problemlere sahip kelimeler ile şekillendiriyorsun. Ortada senin düşüncen, senin hissiyatın, hatta senin olan hiçbir şey yok. Başkalarından öğrendiğin kelimelerden sana en makul olanları seçip, onlarla kendini tanımlıyorsun. Sonra da söyleyip, söylenip duruyorsun “Düşüncelerimi tam anlatamıyorum” diye. Halbuki düşünce kelimesinin de, tam kelimesinin de, anlatma kelimesinin de senin için ne anlama geldiğinin farkında olmadan bunları söylüyorsun. Böyle saçma bir düzende ya herkesin aynı şeyleri aynı kişiden öğrenip aynı düşünmesi ve farklı düşünmekten kaçınmaya kendini şartlaması gerekiyor ya da bu yerleşmiş çöküşü ilk var olduğunda kesin olan iletişim sisteminin kaosunu ve “kendini ifade” diye bir şey olmayışını kabullenmen, iletişimin var olmasındaki başarısızlık olasılığını seçmen gerekiyor.

Lütfen bana reddettiğini söyle, çünkü sana normal olanın anlamamak olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Tek yapman gereken şey “Evet, bunları reddediyorum ve reddettiğimi görüyorum.” demek, çünkü iletişim konusunda beynin o kadar emin ki, bir şey anlamadığını kabullenemez, zaten o yüzden anlamadın. Bilmediğini bilmediğin bir şeyi bilemezsin. Reddetmek ve hayatın anlamsızlığını, bizim anlam katma arayışımızı anlamsız bulmak farkında olmadan hep yaptığımız bir şey. Buna karşı bir şey yapma; sadece reflekslerinin farkına var ve bu refleksleri sen olmayan başka hangi anlarda verdiğini bir düşün. Üzülmezken, üzülmemen de durumun arka planına karşı bir refleksti, sinirlenirken de karşında olan şeyin arkasında suratına gülen şey sinirlendirdi seni. Ortada hiçbir zaman rafine bir karar mekanizman olmadı, başkalarının yarattığı ve karar verdiği bir karar mekanizması oluşturdun.

İyi ki farklı dilleri konuşuyoruz ki, yoksa Babil Kulesi’ni tamamlar ve Tanrı’yı görürdük.
İyi ki birbirimiz anlamıyoruz ki, öğrenebiliyoruz.

İyi ki ışığın bizi yakabileceğini biliyoruz ki, hala kanatlarımız sapasağlam.
İyi ki ben diye bir şey yok ki, birbirimizden oluşuyoruz.
İyi ki ölüyoruz ki, yaşamanın bir kıymeti oluyor.

Sana teşekkür ediyorum ve güçlü olduğumu düşünerek hata yaptığım için özür diliyorum. Önceden de yaptığım gibi, kelimelerle yine düşüncelerimi açıklayamadım. Bu hatamı görmek, farkındalık kazanmak bana harika hissettiriyor ve bu farkındalık için de hata yapmaya, yazmaya devam edeceğim. Umarım ki sen de, bu zamana kadar hata yaptığımı görmediğimi görürsün.

Görüşmek üzere.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here