Daha önceki yazılarıma buradan ulaşabilirsiniz. Seriyi takip ediyorsanız eğer önceden Çin ve Hint sinemasını ele almıştık. İran siyasi yapısı ve kültürel özellikleri gereği bir çok döneme ayrılmıştır. İran’ı Çin gibi tek bir başlık altında toplamak ne yazık ki mümkün değildir. Bu yüzden toplumsal ve siyasal değişimlerini ele alarak birkaç başlık altında İran’ı inceleyeceğiz.

1960 Yılları ve İran Sinemasının Şekillenmesi:

Sinemanın İran’da gerçekten bir sanat olarak kabul edilmesi 1960’ların başını buluyor. Ülkede her konuda yaşanan değişim halkın şiire ve romana ilgisinin artmasından sinemaya kadar kendisini hissettirmiştir. Bu dönemde sinema da yeniden yapılanmaya başlamış, Farsi filmin dışında sinemada yeni tarzlarda denemeler yapılmıştır. 1950’li yıllardan itibaren özellikle Hint ve Mısır sineması etkisinde kalıp şarkılı ve danslı filmler çeken İran sinemasının ilk gerçekçi filmi kabul edilen, Tahran’ın fakir mahallelerindeki hayat şartlarını anlatan ve Ferruh Gaffari’nin çektiği “Kentin Güneyi” (1959) filmi de bu dönemde çekilmiştir. Toplumcu – gerçekçi sinemanın ilk örneklerinden sayılan film aynı zamanda Gaffari’nin 1964 yılında çektiği Kamburun Gecesi filmi ile beraber ülkede “sanat sineması”nın da temellerini atmıştr. Ancak Entelektüel sinemanın ilk örneği olarak da kabul edilen Kentin Güneyi filmi sansüre uğramış ve negatifleri yakılmıştır.

1963 yılında Amerika’dan alınan borçlar ve petrolden gelen para ülkede zengin bir kesim oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde Tahran eğitimin, eğlencenin, sanayinin, siyasetin merkezi haline geldiği gibi aynı zamanda zenginlerin kuzeye ve fakirlerin güneyde yaşamaya başladığı bir şehir haline gelmiştir.

Ticari filmlerde bu dönemin Şah’ının sözleri “umut-itimat-çalışmak ve yaratıcı düşünce” ile modern bir İran yaratılmasından etkilenerek, filmlerini güney şehrinin az eğitimli ve dar gelirli insanlarına muhatap alarak, onların diliyle ve onlarla konuşur gibi kurmuş, ama hiçbir zaman onların gerçek hayatını göstermemiştir. Filmlerin kahramanlarını da onların içinden almıştır.

Örnek olarak Genc-e Garun (Karun’un Hazinesi-1965) yılın en başarılı filmi olmuştur. İlk gösterimi toplam 345 gün sürmüş ve değişik sinemalarda beyaz perdede gösterilmiştir. 870 bin kişi, (bu dönemde Tahran’ın nüfusu yaklaşık bir milyondur) bu filmi birkaç kez seyretmiştir. Filmin ikinci gösterimi ise yine büyük ilgi toplamıştır.

1960’lı yıllar aynı zamanda İran’da toplumsal konuları gerçekçi bir şekilde işledikleri için İtalyan Yeni Gerçekçileri’ne benzetilen yönetmenlerin dönemi olmuştur. Günlük hayatın zorluklarının anlatıldığı bu filmler Farsi filmlere bir tepki olmasının yanı sıra günümüz İran sinemasının da temellerini atmıştır. Bazı eleştirmenlerin siyasal sinema örnekleri olarak nitelediği İran Yeni Dalga döneminde emperyalizm karşıtı, toplumsal her konuya fazlasıyla duyarlı ve Fars edebiyatından da beslenilen filmler çekilmiştir. Ülkemizde “Kirazın Tadı” filmi ile tanınan Abbas Kiyarüstemi, Perviz Kimyevi, Daryuş Mehrcuyi, Beyzai, Kimyayi ve Bahman Fermanara gibi yönetmenler Yeni Dalga sinemasının kurucuları kabul edilen yönetmenler olduğu gibi bugün de film çekmeye devam etmektedirler. Bu arada Bahman Fermanara, Daryuş Mehrcuyi ve Ferruh Gaffari gibi yurtdışında eğitim almış yönetmenler 1960’lı yıllarda İran Edebiyatı ile sinemasının eş zamanlı gelişmeye başladığı dönemde sinema- edebiyat ilişkisinin en başarılı örneklerini İran sinemasına kazandırmışlardır. En önemli İranlı şairlerden biri olan Furuğ Ferruhzad’ın bu dönemde yaptığı Kara Ev (1962) filmi Almanya Oberhausen Film Festivali’nde (1963) en iyi belgesel filmi seçilerek İran sinemasına ilk ödülü kazandırmıştır. Aynı dönemde Ferruh Gaffuri’nin çektiği “Kamburun Gecesi” (1964) İran sinemasında önemli bir çıkış kabul edilirken, Binbir Gece Masallarındaki bir öyküyü sinemaya uyarladığı bir sonraki filmi, İran Yeni Dalga sinemasının başlangıç filmi kabul edilen ve Daryuş Mehrcuyi’nin çektiği “İnek” (1969) filmine de öncülük etmiştir. 1960’lı yılların sonlarında İran sineması  “Yeni Dalga, Özgür Cephe sinemacıları, Üçüncü Cephe ya da Entelektüel Sinema” olarak ifade edilen yeni bir sinemanın oluştuğu dönem olmuştur. Yeni Dalga olarak adlandırılan sinemacılar bugünün İran sinemasının da köklerini atanlar olarak kabul edilmektedir.

Devrim Sonrası İran Sineması:

1978 yılı itibariyle İran’da kapitalizmin etkileri çok net görülmeye başlamış, halk gelir dağılımındaki eşitsizlikten, petrol gelirlerinin sadece Şah’ın ailesinin ve yakınındakileri zenginleştirmesi çok daha dikkat çeker olmuştu. Bu gerekçelerle toplumsal huzursuzluk ve mutsuzluk artmaya başlayınca halk sürgüne gönderilmesine rağmen Ayetullah Humeyni’nin İran’a gönderdiği kasetler sayesinde örgütlendiler. Şah’ın monarşi rejimini yıkmayı amaçlayan bu örgütlenme ve sonrasında başlayan ayaklanmalar sinemaların da trajik bir olayla hatırlanmasına sebep olmuştur.

1978′de ülkede aykırı sesler yükselmeye başlamış ve hükümet, sinemalara baskısını artırmıştır. Tahran’da 108 sinema kapatılmıştır. Geyikler filminin gösteriminde yakılan salonda 700 kişiden 370′i ölmüştür. 1978’de Tahran’da 25 sinema daha yakılmış, 524 sinemadan 313’ü kapatılmıştır. 1979 Şubat ayında İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla olaylar azalmıştır. ABD karşıtı gösteriler sonunda Amerikan filmleri yasaklanmış, ülkedeki birçok sinemaya devlet el koymuş; sinemayla uğraşan insanlar yargılanmıştır.

Sinema kundaklamak o dönemde İslami hareketin sembolü haline gelirken, bu olay sonrası hükümet yas ilan etmesine rağmen halkın yatışmaması hükümeti istifaya götürmüştür. O dönemde İslami gruplarca 180 sinema salonu yakılıp yıkılmış ancak İslami gruplar Rex sinemasındaki yangını üstlenmemiş ve bunun Şah’ın provokasyonu olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sinema bu dönemde oldukça büyük hasar almıştır. Sinema salonlarının yakılması bir yana sinema salonu sahipleri ölümle tehdit edilmiştir. Rejim değişikliğinden önce gösterime giren son film de Abbas Kiyarüstemi’nin “Haber” (1979) filmi olmuştur. Devrim öncesinde İran sinemasında her türlü zorluğa, yurtdışından sürekli film ithal edilmesine ve ağır sansürlere rağmen 1300 film yapılmıştır.  Devrim ile beraber sinema Batı’nın İran’a musallat ettiği bir günah olarak görülürken “Sinema, diğer batılılaşma örnekleri gibi (tiyatro, dans ve aynı yerde kadın-erkek birlikte yüzme) gençliğimizin ırzına geçiyor ve onların fazilet (erdem, namus) ve kahramanlıklarını boğuyor” denilmiştir.

1979 yılında Şah’ın İran’ı terk etmesiyle ve İslami bakış açısının etkisiyle İran’da sinemanın İslamileştirilmesi süreci başladı. 1 Nisan 1979’daki referandum sonrası İslam Cumhuriyeti ilan edildikten sonra devrimin ilk zamanlarında olduğu gibi sinema Batı’nın İran kültürünü sömürmek için kullandığı en önemli araçlardan biri olarak kabul edildi. Devrimden kısa bir süre sonra bütün sinemalar kapatıldı. Devrim öncesi 450 sinema salonu bulunurlen, 1979 Devriminden sonra sayı 250’ye inmiştir.

Devrim, İslami değerlere uygun bir yaşam tarzını toplum genelinde kodlama yoluna gittiği için, ahlaki yönden yozlaşmaya yol açacak dış etkileri sınırlamak ve içte uygulanan yasaklarla devrimi pekiştirmek, İran’ın devrimden sonra genel panoraması olmuştur. Devrimden hemen sonra sinemaların faaliyeti durdurulmuştur fakat aradan bir ay geçmeden, Kültür Bakanlığı sinemaların tekrar açılmasına karar vermiştir. Sinemalarda hangi filmlerin gösterilebileceğini tespit edecek 9 kişilik bir Film ve Sinema Şurası 1979 yılında kurulmuştur.

Bu dönemde film ithalatı sınırlandı, önceden ithal edilmiş olanların İslama uygunluğu tekrar gözden geçirilmiş ve 898 yabancı filmden 513’ü reddedilmiştir. Bu yeniden kontrol yerli filmlere de uygulanmış ve 2208 yerli yapımın 1956’sının gösterim izni iptal edilmiştir. Bu dönemde birçok sinemacı ülkeden kaçıp yurtdışında bir araya gelip sürgün türü denilebilecek yeni bir sinema tarzı yarattılar.

Humeyni ülkeye döndükten kısa bir süre sonra sinemanın İslami amaçlara da hizmet edebileceği düşünülmeye başlanmıştır. Keşfü’l Esrar adlı kitabında sinemayı, ülkedeki kötülüğün, yozlaşmanın sorumlusu olarak gösteren, halkın ahlakını bozduğunu söyleyen Humeyni, Beheşte Zehra isimli kitabında ise “Biz sinemaya, radyoya ya da televizyona karşı değiliz. Sinema modern bir icat olarak insanların eğitimi yararına kullanılması gereken bir araçtır. Oysa bildiğiniz gibi gençlerimizi zehirlemek için kullanılmıştır. Bizim karşı olduğumuz budur” demiştir. Humeyni, sürgünden döndüğü ilk gün de sinema ile ilgili olumlu bir konuşma yapmış, herkesin yasaklanacağından emin olduğu sinemayı belli kurallar dahilinde desteklemiştir. Halka İslami rejimi ve dini, sinema sayesinde doğru yönetmenler ve doğru şekilde çekilmiş filmlerle kısa yoldan anlatmayı ve halkın bu olguları benimsenmesini sağlamayı hedeflemiştir. Humeyni “bir filmin tesirinin yüz cilt kitap ve dergiden daha fazla” olduğunu belirtmiştir.

1979 ve 1982 yılları arası İran Sinema tarihinin en kötü yılları sayılabilir. Filmler gerek kalitesi gerek biçim ve hikâye anlatımı gerekse oyunculuk açısından oldukça kalitesizdir.  Devrimden sonra çekilen ilk film 1979 yılında Mehdi Madeniyan’ın yönetmenliğini yaptığı Feryad-e Mocahed (Mücahitin Feryadı) olmuştur. Ancak film eleştirmenleri tarafından seviyesi düşük bulunduğu için şikâyet edilen film vizyona girdikten birkaç gün sonra kaldırılmıştır. Bu dönemde yapılan filmlerin konuları daha çok işçi filmleridir ve bu filmlerden bazıları çeşitli festivallerde ödül dahi almıştır. Hosro Sinai’nin “Zendebad” (Yaşasın-1980) Çekoslovakya Karlovivari Film Festivali‘nde, Mehmud Semii’nin çektiği ve devrimden sonra çekilen ilk komedi filmi olan Hane-e Agaye Hagdust” (Hakdust Bey’in Evi-1981) ise Bulgaristan Komedi Film Festivali’nde En iyi Film ödülünü, 1983 yılında da Doğu Almanya da Manheim Festivali’nde birincilik ödülünü almıştır. Yine 1981 yılında Muhammed Rıza Mugaddesiyen‘in “Kurepez Hane” (Kiremit Ocağı-1981) adlı belgesel filmi, Sovyet-Moskova Festivali’nde En İyi Belgesel Filmi ödülünü, Kamran Şirdel’in “Gal”ı (Kale-1981) adlı belgesel filmi de Polonya-Krogof Film Festivali’nden Uluslararası Eleştirmenler ödülünü almıştır.

Bu dönemde yine İran sinemasının önemli yönetmenlerinden Behram Beyzayi’nin “Tara’nın Gezintisi” (1979), Yezd Gerd’in “Ölüm”ü (1982), Mesud Kimyai’nin “Kırmızı Çizgi” (1982), Hosro Sinai’nin ise Yaşasın (1979) filmleri gerek siyasi düşünce ağırlıklı oldukları gerekse kadınların başları açık olduğu için gösterim izni alamamışlardır. Devrimin ilk yıllarında kadınların başlarını kapatma zorunluluğunun olmadığı dönemde çekilmiş bu filmler daha sonra ise izin sorunu ile karşılaşmıştır. Gösterim izni alamayan filmler bunlarla sınırlı kalmamış, İran’ın Amerika’daki Başkonsolosu üzerinden doğu ve batı kültürleri arasındaki farkları anlatan Ali Hatemi tarafından çekilmiş “Hacı Washington” İran İslam kültürüne uymadığı ve ulusal bir hakaret sayıldığı için gösterim izni alamamıştır.

1990’dan 2000’e Kadar İran Sineması :

1990’lar itibariyle İran sinemasında devrim etkisinin azaldığını görüyoruz. 1989 yılında  Ayetullah Humeyni’nin ölümü ile ülkede büyük değişiklikler oldu. Bundan sonraki 10 yıllık dönemde toplumsal değişimlerle paralel olarak sinema da değişti. Humeyni’nin ölümü sonrası kurulan yeni meclis muhafazakârlardan oluştu ve muhafazakârların kültürel faaliyetlerde katı bir siyasallaşmayı başlatmış olması yüzünden belli bir seviyeye gelen kültürel faaliyetler oldukça zarar gördü. Bu dönemde Kültür ve İslami İrşad Bakanı Hatemi her alanda yapılmaya başlayan bu yasaklamaların halkı huzursuzluğa sürükleyeceğini söylemiştir ancak yasakların önünü kesemediği gibi kendisi de görevden alınmıştır.

1990-91 yılları arasındaki Körfez Savaşı, Irak –İran Savaşı gibi 8 yıl süren bir savaştan sonra İran’ı ekonomik olarak iyice zor şartlara sürüklemiş, Amerika’nın koyduğu ambargolar da her şeyi iyice zorlaştırmıştır. Bu dönemde sinemaya rejimin sağladığı maddi destek kesildiği için rejimden sonra yapılan önemli değişikliklerden biri olan yurtdışından alınan teknik malzemelerdeki döviz indirimi kaldırılmıştır. 1992 yılında ise enflasyonun iyice artması film üretimindeki maliyetleri yükseltmiş ve ülkede neredeyse önceki yıllara göre film üretilemez duruma gelmiştir.

Yeni dönemde devletin ekonomik krizi bahane ederek sinemaya desteğini kestiğini düşünen entelektüellerle devletin arasındaki çatışma artmış, filmler İslami kurallara uymuyor gerekçesiyle en ağır şekilde sansürle karşılamıştır. Ancak siyasal her türlü değişimden nasibini alan İran sineması, yönetmenlerin alternatif bir sinema anlayışı benimsemeleri, sansürün etkilemeyeceğini düşündükleri belgesel ve kurmaca karışımı bir yaklaşımla film üretmeye başlamaları ile bu dönemden de en az hasarla kurtulmaya çalışmıştır. Bu noktada bu tarz sınırlamaların yönetmenleri farklı bakış açılarına yönlendirmesinin İran sinemasına yaradığını hatta özgün eserler vermesini sağladığını düşünenler de bulunmaktadır.

1993 yılında değişen siyasi kadro ve 2. dönem görevine başlayan Rafsancani sayesinde hem toplumsal hem de sinema alanında hissedilir bir gerileme başlamıştır. Farabi Sinema Kurumu’nu yönetenler de bu dönemde değişmiş, bunun sonucunda yabancı film ithali duracak noktaya gelmiş, özellikle dini film projeleri desteklenmiştir. O yıllarda Farabi Sinema Kurumu’nun da amacı İslami bir sinema oluşturmak ve bunun yayılmasını sağlamak olmuştur.

1993 yılında dini filmleri desteklemek amacıyla Tahran’da “Dini Sinema Festivali” yapılmıştır. Farabi Sinema Kurumu’nun İslami sinemayı oluşturmak ve yaymak için bu yıllardaki amaçları arasında televizyon ve sinema filmlerinin yapımını gerçekleştirmek, mescitlerde sanat gösterileri, parklarda film gösterimleri, taşrada sinema faaliyetleri gibi başlıklar yer alıyordu. Ancak yine de istenilen doğrultuda filmler yapılamamıştır. Bunun nedenlerinden biri sinema tarihinde İslami sinema diye bir olgunun olmayışıdır.

90’lı yılların en çok beğenilen filmi İrac Tahmasbi’nin Kırmızı Şapka ve Hala Oğlu (1994) filmi oldu. Yine aynı dönemde devlet imkânlarını halkın sevdiği aksiyon filmlerine yöneltti. Mohammed Rıza İlami’nin Engerek Yılanı filmi halk tarafından da sevilince İran sinemasında yeni moda filmler böylece belli olmuş oldu. “Hollywood tarzı İran filmi” olarak adlandırılan, Arnold Schwarzenegger’in ve Silvester Stallone’nun (Rambo) oynadığı tarzdaki bu filmlerin konusu da İran Savaşı, Amerika ile mücadele ve devrim oldu. Yüksek bilet satışı hedeflenen bu filmler de beklenenin aksine savaştan ve şiddetten yorulmuş halk tarafından çok fazla ilgi görmedi. Ahmet Muratpur’un Ateş Seccadesi” (1992), Said Alemzade’nin Tehlikenin Üstünde” (1995), Naser Mehdipur’un “Şok” (1995) ve Muhsin Muhsini Naseb’in “Hamle” (1996) bu tarzda yapılan filmlerdi.

İran sineması 1997 sonrası çok daha farklı bir döneme girdi. Bu değişimde 23 Mayıs 1997 yılında yapılan seçimlerde muhafazakar kanada karşı büyük bir oy çoğunluğu ile ılımlı kanadı temsil eden Muhammed Hatemi’nin kazanmasının etkisi oldukça büyüktür. 1997 seçimlerinde sinemacılar da siyasal eğilimlerini ortaya koymaktan çekinmemiş, Hatemi’yi desteklediklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Hatta Hatemi’nin reklam kampanyası sinemacı Seyfullah Dad tarafından çekilmiştir. Seçimi kazanan Hatemi’nin bu başarısı sonrası kültürel hayatta fark edilir bir canlanma olmuştur.

Kültür Bakanlığı, artık tutucular olarak anılan ve hala toplumsal gerçekliğin fıkıh temelli açıklamasına bağlı kalan grubun denetiminden çıkıp, çok daha hoşgörülü kültürel siyasaları olan “reformcuların” denetimine girmiştir. Mir Hosseini’nin “Üçüncü Cumhuriyet” olarak nitelediği bu yeni dönemin, İran sinemasına yansıması söyle olmuştur; Tehmine Milani “Do Zan” (İki Kadın-1998) ve Rahşan Beni İtimad “Banu-ye Ordibehest” (Mayıs Kadını-1998) adlı filmlerle, sinemada kadın ve aşk konularının itibarı yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde sinemacılar sansür sınırlarını zorlayarak ne kadar ileri gidebileceklerini görmek istemişler ve bundan dolayı aşkı, kadın-erkek ilişkisini anlatan filmlerde artış olmuştur.

Özellikle Rahşan Beni İtimad’ın toplumsal değerlerin sürekli değiştiği bir ortamda kocasından ayrılmış, iki yaşında çocuğu olan ve annelik ile kadınlık arasında gidip gelen bir kadının hikâyesinin anlatıldığı “Mayıs Kadını” filmi İran sinemasında özel bir yere sahiptir. Filmde orta sınıf kadının toplumda yaşadığı sıkıntıları dile getirmesinin yanı sıra, İran sinemasında cinsel konulara uygulanan kısıtlamalar nedeniyle filmde kadının sevgilisinin filmde hiç görülmemesi ve sevgilinin tüm film boyunca bir mektup, telesekreterdeki bir ses olarak kalması filmi farklı kılmaktadır.

Özetle tarih boyunca İran’da yaşanan her türlü siyasal değişimden birebir etkilenmiş olan İran sinemasını izleyerek İran tarihine ve kültürüne tanıklık etmek bir anlamda mümkündür. Bugün her ne olursa olsun geçirdiği onca zorluğa, her türlü baskıya, sansüre, değişime rağmen ayakta kalabilmiş İran sinemasının kendine özgü bir dil yaratması ve dünyada takdir edilen bir noktaya ulaşması elbette kolay olmadı. Tarih boyunca edebiyatta ve sanatın birçok dalındaki başarıları yadsınamaz olan İran 20. ve 21. yüzyılda İslami bir rejime rağmen adını dünyaya duyurdu. İran’ın sinema ile tanıştığı 1900’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar siyasal ve toplumsal değişimler bağlamında en özet haliyle anlatmaya çalıştığım İran sinemasında 2000’li yıllar İran sineması kavramının oturduğu bir dönem olduğu için, sadece filmler üzerinden bakmanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Genel olarak toparlayacak olursak hayatımızın belirleyici unsurlarından biri olan kültür etkisi altında sinema, bize yaşanılan toplumun yaşam biçimini, mutlulukları, hüzünleri, dertleri ve daha nicelerini öğrenmemizi ve empati kurmamızı sağlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here