Bugün size önce çok sevdiğim bir filmden bahsedecek daha sonra da bu filmin alt metnini oluşturduğunu düşündüğüm ‘seçme hakkı’ konusuna birazcık değineceğim.Tabi önce filmle alakalı spoiler vermediğimi belirteyim.Rahatlıkla okuyabilirsiniz.

   Filmden bahsedecek olursak; konusu itibariyle film, eşiyle beraber kendilerini modern dünyadan soyutlamış bir adamın yine beraber aldıkları bir karar doğrultusuyla çocuklarını da bu doğrultuda büyütme yöntemlerini ve bu yöntemlerin doğruluğunu konu alıyor diyebiliriz.Biraz daha açmak gerekirse,çok sevdiğim bir oyuncu olan ve hepinizin tanıdığına emin olduğum Viggo Mortensen abimizin canlandırdığı karakter çocuklarını modern dünyadan tamamen soyutluyor,onlara evde -bence müthiş- bir eğitim veriyor,yalnızca ihtiyaçları olan materyalleri kullanmayı mümkün kılıyor, beraber Noel’i değil,büyük bir yardımsever ve düşünür olan Noam Chomsky’nin doğum gününü kutluyorlar,onlara çok küçük yaştan itibaren ağır antrenmanlar yaptırarak “hayatta kalmayı” öğretiyor,çocuklarına karşı her konuda dürüst ve açıklayıcı yaklaşımlarda bulunuyor. ve hatta çocuklarına her biri “eşsiz” olsun diye ‘bo,zaja‘ gibi isimler koyuyor. Çocuklarını müzik,felsefe,bilim,edebiyat gibi değerler çatısı altında yetiştirse ve onları küçük anarşist filozoflar’ olacak şekilde eğitse de çocuklar ona karşı çıkmıyor ve hayatlarından gayet memnun yaşıyorlar. Çünkü bildikleri tek hayat aslında bu. Abimiz bir şekilde çocuklarını uzak tuttuğu ve nefret ettiği ‘modern dünyaya’ çocuklarını götürmek durumda kalıyor ve sonrasında onları yetiştirme biçimini sorgulamaya başlıyor.Biliyorum filmi baya kötü anlattım ama bunun aksine gerçekten çok güzel bir filmden söz ediyorum. Kesinlikle gidip izlemenizi önerdikten sonra asıl konumuza geçiyorum.

   Seçme hakkı; bu filmden yola çıkmamın sebebi şu ki, çocuklar hayatlarından memnun olsalar da onlara bu şekilde yetiştirilmek konusunda bir seçim hakkı sunulmadı. Halihazırda bildikleri tek hayatı sevmemekten başka da şansları yok zaten. Teorik olarak -bence- gayet güzel bir fikir olsa da bu şekilde çocuklar yetiştirmenin uygulamada ne kadar yanlış ve mantık dışı olduğunu fark edemiyor abimiz.

Eğer o dünyanın içinden geliyorsanız modern dünyayı sevmemek ve kendinizi ondan soyutlamak en doğal hakkınız ancak onu hiç görmemiş insanları onu sevmemeye mecbur bırakmak benim nezdimde ‘beyin yıkamaktır’.

Onları ülkenin hatta dünyanın en iyi üniversitelerine kabul edilebilecek kadar donanımlı yetiştirmek ne kadar değerli ve güzelse aynı çocuğun herhangi bir insanla iletişime dahi geçememesi de o kadar içler acısı. Bu filmde örneklenen şeyi aslında neredeyse tüm ebeveynlerin yaptığını da hatırlatmak isterim. Çocuklara seçme hakkı sunulmadan istediğiniz gibi insanlar olmaları için onları yarıştırıyorsunuz. Onlara “ne olmak istediği” sorusunu sorup aldığınız cevapları umursamayarak kendi bildiğinizi okuyorsunuz. Çocuklarınızın yetenekleri şu yana dursun onların istediklerini bile kale almadan diretmelerde bulunup başarılı olmalarını umuyorsunuz. Hatta bahsini ettiğim filmde olduğu gibi, çok donanımlı çocuklar yetiştirdiğinizi düşünüp onların sosyal zekalarını ve insanlarla iletişim kurma yetilerini kaybetmelerine sebep oluyorsunuz. Elbette çocuklarınızın geleceğini ve mutluluğunu düşündüğünüz için bu tür eylemlerde bulunuyorsunuz.Ancak fark etmelisiniz ki,insan bir şeyi istediği sürece sever ve o işte mutlu olur,diretildiğinde değil. Ayrıca şunu da eklemek isterim ki; Çocuklarınızın istedikleri işi yapma arzusunu “iş bulamazsın” düşüncesiyle söndürmeyiniz. İnsan sevdiği işte başarılı olur.

  Yazımı benzer bir alt metne sahip bir de kitap önerisinde bulunarak bitirmek isterim; önereceğim kitap, Antony Burgess’in ‘Otomatik Portakal eseri. Kitabın çok sıradışı bir üslubu var ve tam da seçme hakkı ile ilgili -farklı bir yoldan da olsa- bir konuya sahip. Kitabın garip de bir hikayesi var; Yazar’a 1959 yılında bir ‘beyin tümörü’ teşhisi konuyor ve bir yıllık ömrü kaldığı söyleniyor.Yazar, ölümünden sonra eşi maddi sıkıntılar çekmesin diye biri bu kitap olmak üzere 5 tane eser ortaya çıkarıyor (çok kral hareket).Daha sonra ise teşhisin yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Kitabın Stanley Kubrick tarafından 1971 yılında beyaz perdeye uyarlanmış bir hali de mevcut. Yazımı kitaptan bir alıntı yaparak sonlandırıyorum;

Seçme hakkına sahip olmayan kişi, kişiliğini yitirmiş demektir”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here