NOT: 2018 senesinin başarılı Netflix mini dizisi olan ve başrollerini başarılı oyuncular Emma Stone ile Jonah Hill’in paylaştığı on bölümlük Maniac’ı henüz izleme fırsatı bulamadıysanız, bu içerikten uzak durmanız önem arz etmektedir. Zira içeriğimiz diziyi psikolojik olarak en ince ayrıntılarına kadar parçalayacaktır ki dizinin asıl teması anlaşılabilsin, dolayısıyla ister istemez SPOILER yuvasına hoş geldiniz.

Bu yazımızda psikolojik bir bilim kurgu dizisi olan Maniac’ın aslında izleyicisine vermeye çalıştığı ana mesajın ne olduğu sizlere anlatmaya çalışacağız. Lakin öncelikle kısaca dizinin konusuna değinmek istiyoruz:

Emma Stone’un canlandırdığı Annie Landsberg ve Jonah Hill tarafından canlandırılan Owen Milgrim adındaki karakterler psikolojik sorunlar ile baş eden iki kişidir. Owen’a daha önce şizofreni tanısı konmuştur. Annie ise kız kardeşinin ölümünün yaşattığı travma nedeniyle borderline kişilik bozukluğu hastalığı ile boğuşmaktadır. Tedavi görmek için aynı kliniğe yatan ve deneysel bir ilacın testi için denek olan Annie ve Owen’ın hayatları, birbirleri ile karşılaşmaları ile bir anda değişiverir. Bu iki kişi de başlarına gelen durumu inkar içinde yaşamaktadırlar, ta ki bir kliniğe gidip, psikolojik bozuklukları yenmek için tasarlanan deneysel bir ilacın denekleri olana dek. Bu klinikte hastalara üç adet ilaç verilmektedir ve her bir ilacın etkisi bir diğerinden farklıdır. Kişiler ilacın etkisi altında gördükleri görüler ile problemleri ile yüzleşmektedirler. Üç ilacı da başarılı şekilde kullanan denekler, üçüncü aşamanın sonucunda psikolojik rahatsızlıklarını yenmektedirler. Yani; giriş, gelişme ve sonuç.

Dizi ilk bakıldığında, iki bireyin hayatlarındaki travmaları ile boğuşmalarını ve o travmaları atlatmalarını konu alıyor gibi gözükse de gerçekte bundan çok daha fazlası. Dizi aslında bizlere, günümüzde insanlar arasındaki etkileşimin azalması ile birlikte, insanların her sorunun nedeninin günümüzün en büyük problemi olan bağ kuramamaktan kaynaklı olduğunu çok başarılı bir şekilde gösteriyor. Son yıllarda, dünya genelinde, kimse birileri ile bağ kurmayı bırakın, iletişime dahi geçemez oldu. Bu da günümüzde başta depresyon olmak üzere psikolojik problemlerde ciddi bir artışa neden oldu.

Zira içinde bulunduğumuz yüzyılda insanlar birbirlerinden o kadar kopuklar ki, karşılarında oturup konuşan insanı duymaktan, anlamaktan acizler. Yani aslında, ne yazık ki çoğumuz yalnızız. Ve her türlü problemimizin de asıl kaynağı bu boşluk. Ne zaman ki bu boşluktan kurtulup, kendimizi başkalarına karşı açabiliyoruz, işte o zaman iyileşmeye başlıyoruz. Dizide de aslında verilmek istenen mesaj da tam olarak bu. Yani bu yüzyılın en büyük sorununun yalnızlık olduğu ve onu yenebildiğimiz zaman her şeyin kolaylaşacağı. Nasıl mı? Hadi hep birlikte Maniac’ı ve bize verdiği mesajı anlamaya çalışalım.

Maniac’ın felsefesi içinde yaşamanın kendi başına zaten zor bir olgu olduğu yatıyor. Dizinin konusu, insanların üç aşamada mental problemlerini aşmalarını ve onları mutluluğa ulaşmaya engel olan şeyleri yenmelerini sağlayan, “iyileştiren” bir sürece sahip olan tedavinin üzerinde dönüyor. Bu üç aşamalı ilacın yaratıcıları zaten yaşamanın yeterince zor olduğunun farkında ve insanların belki de yıllarca çözmek için uğraşacakları sorunları, onlara günler içinde çözebilmelerini sağlayan bir tedavi geliştirerek, insanların yaşamlarını biraz olsun kolaylaştırmak istiyorlar. Zira bu tedavi, insanlara rüyalarında görüler gördürerek, onların problemleri ile yüzleşmelerini sağlıyor. Böylece bireyler tedaviyi tamamladıklarında hayatlarında ilerlemelerine engel olan ne varsa atlatmış oluyorlar.

Böyle bir tedavi imkanının insanlara cazip gelmesinin ve böylece ona denek olarak katılmalarının asıl sebebi ise toplumda zaten birçok insanın hayatlarından mutsuz ve yalnız olması. Örneğin dizinin geçtiği toplumda arkadaş kiralama servisleri mevcut. Bu durum bile zaten insanların birbirlerinden ne kadar da kopuk yaşadıklarının bir göstergesi. İnsanlar kendilerini açmaktan, kendileri ile yüzleşmekten o kadar korkuyorlar ki böyle bir servise ihtiyaç duyuyorlar. Ki zaten dizinin konusu olan tedavinin de yapmaya çalıştığı şey insanın kendisi ile yüzleşmesini sağlamak.

İşte Annie ve Owen’da böyle iki kişi. Aslında ikiside spesifik olarak bir psikolojik rahatsızlığa sahip olduklarını düşünüyorlar lakin aslında yaşadıkları her şeyin temel sebebi yalnızlığın bir yan etkisi. Owen, bilindiği kadarıyla şizofreni rahatsızlığına sahip ve eğer gördükleri gerçek değilse diye insanlarla iletişim kurmaktan çekiniyor. Bu yüzden de kendi dünyasında yaşamaya çalışıyor. Annie ise, kız kardeşinin ölümünün verdiği suçluluğun ve kederin etkisi ile kendini tüketmiş biri ve tekrar birini kaybetmekten korktuğu için yalnızlığı tercih ediyor. Kapalı birer kutu ikisi de ve kendilerini açmaktan ve yeniden yaralanmaktan korkuyorlar. Her ikisininde hayatlarında konuşabilecekleri, iletişim kurabilecekleri veyahut onlara yardım edebilecek birileri yok. Kalabalığın içinde tamamen yalnızlar. Bunu dizi bize net olarak hissettiriyor. Ne zamanki birbirleri ile tanışıyorlar, işler o zaman değişmeye başlıyor.

İki karakterde problemlerini aşmalarında, birbirlerine o kadar güzel destek oluyorlar ki, yalnız başlarına başaramayacakları neler varsa, birlikteyken başarabiliyorlar. Bu da aslında izleyiciye, insanların sorunları ile tek başına mücadele edemeyeceklerini göstermek için yapılmış. Herkes birilerine ihtiyaç duyar ve bu tamamen normal demek istiyor dizi aslında.

Yani, Maniac dizisinin kötü karakteri, tıpkı gerçek hayatta insanların en büyük düşmanı olduğu gibi, yalnızlık. Dizide tedavi sürecinin kilit noktası olan bilgisayar (GRTA), bir nevi kontrolü eline geçiriyor ve bu birtakım sorunlara neden oluyor. Lakin ileride anlıyoruz ki GRTA’nın da yaptığı her şey aslında yalnızlık hissettiğinden ötürü depresyona depresyona girmesinden kaynaklıymış. Bir bilgisayarın bile yalnızlıktan şikayet edebileceğini göstererek aslında senaristler bizlere, hiç kimsenin yalnızlıktan keyif almayacağını gösteriyor. Buradaki yalnızlık kavramını lütfen sevgililik olarak ele almayınız. Buradaki yalnızlık daha çok ruhani bir boyutta. Kişinin kendisini tamamen yalnız hissetmesi, içine kapanması ve insanlar ile bağ kurmaktan kaçması yahut kuramaması olarak düşünebiliriz.

İnsan bağlarının ne kadar önemli bir şey olduğu burada bir kez daha ortaya çıkıyor. GRTA’nın aşık olduğunu ve bu aşk/insan bağlantısı sayesinde sorunsuz bir şekilde çalıştığını lakin sevdiği adam ölünce depresyona girerek bir nevi kendi psikolojik problemini geliştirdiğini görüyoruz. Zira, herkes aslında birilerine ihtiyaç duyuyor.

Annie ile Owen, bu tedavi sürecinde kliniğin depresyona girmiş olan bu ana bilgisayarında meydana gelen, yukarıda değindiğimiz bazı olaylar sonucunda, tedavi sırasında gördükleri görülerde birbirlerine bağlanıyorlar. Yani ortak olarak görüler görüyorlar. Dolayısıyla kendilerini tanıma yolculuklarına da, ister istemez, beraber çıkıyorlar. Bu sayede de birbirlerinin en büyük korkularını, arzularını, üzüntülerini ve acılarını görüyorlar. Böylece de, istemeden de olsa birbirlerine açıldıkları içinde sonunda gerçek dünyada da birbirlerine bağlanıyorlar. Zira artık aralarında saklayacakları bir şey kalmadığı için, birbirlerine açık oldukları için, rahatça iletişim kurabiliyorlar. Yani yalnız olmaktan çıkıyorlar. Bu sayede de dizinin sonunda her ikisi de problemlerinden biraz olsun arınmış gözüküyorlar. Yani çözümün aslında kendilerini birisine açmak olduğunu, bağ kurmak ve yüzleşmek olduğunu fark ediyorlar.

Lakin şunu dillendirmek istiyoruz ki, çoğu klişenin aksine, bu bir aşk hikayesi değil. Yani kahramanlarımız dizinin sonunda el ele gün batımına doğru yola çıkmıyorlar. Bu, bir insanın kabuğundan çıkmasının hikayesi. Annie ve Owen, ikiside yalnız ve toplumdan nispeten uzak, kendi dünyalarında yaşarlarken, tanışmalarının akabinde birbirlerine kendilerini açıp, tüm korkularının üstesinden birlikte gelip bir bütün olabiliyorlar. Ama aslında birbirleri ile değil, kendileri ile bütünleşiyorlar. Bu muhteşem bir dostluğun ve kendini geliştirmenin hikayesi! Anlayacağınız bu yalnızlığı yenmenin bir hikayesi.

Maniac yalnızlığı insanoğlunun sorunlarının temeli olarak gösteriyor bizlere ve basit bir çözüm sunuyor: Her şey yanınızda biri varken daha kolaydır. İnsanın her şey ile tek başına uğraşması o kadar güç bir durumdur ki, insanı fark ettirmeden kendi çukuruna çeker. O çukurda kaybolur gidersiniz. Lakin yanınızda biri varken, biri size destek olduğu zaman her şey kolaylaşır. Kilit nokta, diğer insanlara hayatınıza girmesi için izin vermekte yatar. Bu güçtür, korkutucudur, lakin ancak bunu yapabildiğiniz zaman hayatta bir şeyler kolaylaşır. Dizide Annie ve Owen’ın iyileşmesindeki ana faktör tedavi değildir, birbirleridir. Fark etmedende olsa birbirlerinin korkularına, arzularına ve acılarına şahit oldukları için birbirlerinin yüklerini biraz olsun sırtlamışlardır. Birbirlerine açılıp, yalnız olmaktan çıkmışlardır ki aslında birilerine açılmak ikisininde en büyük korkularından biridir. Lakin bunu yendikleri zaman, her tuğla yavaş yavaş yerine oturmaya başlar.

Anlayacağınız, Maniac dizisi de aslında bizlere hiçbir zaman yalnız olmadığımızı, yalnız olmak zorunda olmadığımızı ve yalnızlığın, insanoğlunu ilerlemekten alı koyduğunu anlatmaktadır. Her şeyin boğucu olduğu bir anda, yanınızda birsinin olması her sorunun çözümünün başlangıcıdır. Önünüzde duran o tek basamağı atladığınızda, yani kendinizi birilerine açtığınızda, yolun da önünüzde serili olduğunu göreceksiniz…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here