Ver.bal (vır’bıl) s. 1. sözlü, şifahi. 2. sözel.
(Redhouse İngilizce-Türkçe yeni el sözlüğü, 1996)

Bryan Singer’ı daha üçüncü filminde spot ışıklarının altına atan Olağan Şüpheliler bir senaryo ve kurgu başyapıtı olmasının yanı sıra izleyicisine kurduğu hınzırca tuzaklarla polisiye türündeki filmlere bir renovasyon getiren bir kara film denemesidir. Her izleyişte nefesleri yeniden kesen bu kült film, her seferinde bizlere yeni şeyler keşfettirir. Bu nedenle de yıllara bu denli meydan okuyabiliyor. Peki neden? Nedir bu filmi diğerlerinden ayıran? 1995 yılında çekilen bu filmi hala izlemediyseniz, uyarıyoruz ciddi miktarda SPOILER geliyor…

Film, içinde bir çatışmanın yaşandığını belli eden limana bağlı bir gemide, yüzünü görmediğimiz bir adamın, yüzünü gördüğümüz başka bir adamı vurmasıyla başlar. Buradan da bizlere bu adamın kim olduğunu bulmanın, bu filmin temeli olacağını aşılar. Aslında girişi gayet sıradan, hatta klişe bir polisiye filmi gibidir. Fakat cinayet anını tam olarak göremediğimiz gibi, aniden kameranın açısı geminin karşısında duran bir yöne doğru geçer. Burada ise sadece sandıklar, ipler ve ağlar bulmaktadır. Yani bu karede kimse yoktur. Bizse izleyici olarak neye bakmamız gerektiğini bir türlü anlamlandıramayız. İşte bu anlamlandıramama ve cevabı arama filmin genel temasını oluşturur. Biz film boyunca hep neyi görmemiz gerektiğini arar, fakat bir türlü bu sorunun cevabını anlamadığımızdan, cevabı da bulamayız.

Biz yukarıdaki sahneye bakarken, filmi anlatıcı seslendirmeye başlar. Yani filmi birinin gözlerinden izleyeceğimizin (Malum bu Verbal’ın hikayesi) ilk ipucunu verir. Savcılığa ifadesini veren bu ses; her şeyin altı hafta önce New York’ta meydana gelen bir silah kamyonunun kaçırılmasıyla başladığını söyler. Yani bizleri her şeyin başlangıcına götürür. Böylece film sıfırlanır. Bu kaçırılmadaki tek ipucunun ise bir cümle olduğunu ifade edilir: “Anahtarları bana ver seni lanet s.k emici!”.

İşte bu soyguncunun kim olduğunu bulmak için New York emniyeti şüphe çeken 5 suçluyu bir araya getirir. Kim mi onlar? Aksiyon adamı Michael McManus (Stephen Baldwin); eski polis, profesyonel soyguncu Dean Keaton (Gabriel Byrne); bomba yapım ustası Todd Hockney (Kevin Pollak); dolandırıcı ve McManus’un suç ortağı Fred Fenster (Benicio Del Toro) ve açılışta yanan gemideki olayları anlatan sol yanı felçli, topal dolandırıcı Verbal Kint (Kevin Spacey).

Bu beş adama bakarken, Dean Keaton’ın farklılığını hemen fark ederiz. Malum onun giyimi ve hayat tarzı diğer dördünden oldukça farklıdır. Bu nedenle de Keaton her ne kadar sabıkalı olsa da, daha ilk gördüğümüz andan itibaren sempatimizi kazanır. Üstelik birlikte olduğu güzel avukat Edie Finnegan (Suzy Amis) ile olan ilişkisi de Keaton’ın gerçekten temiz bir hayat sürmeye çalıştığına bizleri ikna eder.

Sorgunun akabinde bu 5 suçlu aynı kodese kapatılır. Keaton burada durumun adeta fotoğrafını çeker: “Her seferinde teşhis için dört aptalla dizilirdim. Polis evsizlere 10’ar dolar verip onları buraya getirirdi. Hiçbir zaman beş gerçek suçluyu teşhis odasında dizdirmezler.” Aslında bu seyirci olarak ilk ciddi kuşkulanmamız gereken yerdir, fakat daha nelerin bizi bekleyeceğini bilmediğimiz için burayı pas geçeriz. Sonuçta asıl amacın ne olduğu henüz bilinmese de, görünen amacın bu beş kişiyi aynı küçük hücrede bir araya getirmek ve konuşmalarını sağlamak olduğu netleşir. Nitekim bu da gerçekleşir. McManus, hazır bir araya gelmişken birlikte yapabilecekleri bir iş olduğunu söyler. Keaton hariç herkes bu planı ilk anda onaylar. İşte Keaton burada biraz daha gözümüze girer. Bu filmin asıl adamının Keaton olduğunu anlarız. Lakin başta her ne kadar Keaton bu plana uymayı reddetse de, Verbal onu yoğun duygu sömürüsüyle ikna eder. Ki aslında bu bize Verbal hakkında verilen ikinci ipucu olur ama onun dış görünüşüne kanan biz izleyici, bunu fark edemeyiz.

İpuçlarından bahsetmişken, yukarıdaki kodes sahnesinde McManus, Keaton hakkında “Senin öldüğünü duymuştum” der. Aslında bu da filmin ilerideki sahnelerine yapılan bir göndermedir. Malum filmin sonunda doğru Keaton’ın ölmediğine ve aslında her şeyi onun planladığına dair şüphe yaratmak için kafamıza ekilen küçük bir tohumdur bu.

Tam ‘Filmin zaman akışı oturdu, bundan sonra zamanın ileriye doğru akışıyla olayları izleyeceğiz’ dediğimiz anda, filmin akışı tekrar değişir ve bizi filmin ilk anında gördüğümüz gemideki patlamanın ertesi sabahına götürür. İşte burada verdiği ifadeden sonra tepedeki adamlarca dokunulmaz olarak belirlenen Verbal’ın, Los Angeles Polis Departmanlığı’na getirildiğini görürüz. Ki bu aslında bizlere Verbal hakkında bir ipucu daha verir, malum basit bir sokak dolandırıcısı olan Verbal’ı hangi tepedeki adam, neden korusun ki? Lakin dediğim gibi, biz izleyici bunu fark edemeyiz.

İşte yukarıdaki sahnede aslında bir önemli olay daha cereyan eder: Verbal sorgulanmayı beklerken, gözü masada duran ve üzerinde Osmanlı motifleri olan bir sigara kutusuna takılır. Bizler, sadece onun sigara içmek istediğini düşünürüz ama aslında büyük resim bambaşka çıkar. Velhasıl Verbal, kutudan kaldırdığı gözlerini karşısındaki ilan panosuna diker ve donuk bir halde onlara bakar. Bizlerse onun sadece boş boş baktığını sanarız. Oysa birkaç saniyelik bu sahnenin ne kadar önemli olduğunu çok daha sonra görürüz.

Bu andan sonra beklenen dedektif bir hışımla odaya girer ve daha ilk saniyeden Keaton’ı yakalama konusundaki zaafını belli eder. İşte bu anda Verbal, tüm suçu Keaton’a atabileceğinden emin olur. Aslında bundandır ki Dedektif Kujan, Verbal’ı yakalama imkanını, Keaton’ı yakalama hırsından dolayı kaçırır. Zira Kujan’ın tek derdi Keaton’ı parmaklıkların ardında göndermektir. Bu nedenle karşısındaki felçli adamla ilgilenmez, hatta ona doğru dürüst bakmaz bile. 90’ların sinemasında ciddi bir yer edinen fenomen isim Keyser Söze’nin ismi ise filmde geçtiği andan itibaren Dedektif Kujan, bu gizemli adamın aslında Keaton olduğuna kendini ikna eder ve karşısındakinin de onu doğrulaması için içten içe çabalamaya başlar.

Verbal’ın hikayesine döndüğümüz de ise, McManus’un o işini öğreniriz. Bu plana göre New York polisinin rüşvet alan bir grup üyesinin eline geçen elmasları çalar bizim beşli. Planı yapan ise Verbal olur. Ki aslında bu da, ona ilişkin bir ipucu dahadır. Plan başarıyla uygulanır. Artık sırada elmasları Los Angeles’ta yaşayan Redfoot’a verip, parayı almak vardır. Los Angeles’a doğru yola çıkmadan önce Keaton’ın uzaktan, aşığı Edie ile vedalaştığı sahnedeki duygusallığı, bizleri Keaton’ın bir aşık ve aslında iyi bir adam olduğuna iyice inandırır. Bunun hemen tezatı olarak Kujan, bizlere Keaton’ın ne kadar kurnaz bir katil olduğunu anlatır. Böylece seyircinin gözünde Keaton’ın aslında iyi bir adam olmadığı, sadece rol yaptığı düşüncesinin tohumları gitgide yeşerir.

Bu sırada ise ayrı bir dedektif, gemideki yangından tek sağ kurtulan adam olan Arlosh Kovash adlı bir Macar’dan, bir tercüman olan biteni öğrenmeyi başarır: Limandaki yangının ardında Keyser Söze vardır ve bu adam onun yüzünü görmüştür!

Verbal’a geri döndüğümüzde ise, Kujan’ın onu kızdırması sonucu, Verbal ‘Kobayashi’ kelimesini ağzından kaçırır (!) Verbal hikayesine devam eder ve parayı aldıkları gibi yeni bir iş aldıklarını, lakin bu işin bekledikleri gibi geçmediğini, soygunun üç kişinin ölümüyle sonuçlandığını ve para çaldıklarını düşündükleri çantadan aslında kokain çıktığını anlatır. Bunun üzerine Redfoot’a hesap sormaya gittiklerinde ise, Redfoot’un ayrıntı bilmediği ve bir avukatın onlara bu işi vermek üzere Redfoot’u tuttuğu ortaya çıkar. Yani aslında bu beşli de bir oyuna alet edilmiştir. İşte böylece hikayeye Kobayashi dahil olur.

Kobayashi (Pete Postlethwaite) ile buluşma kıpkırmızı duvarları olan loş bir odada gerçekleşir. Odanın rengi bizlere şeytanı, dolayısıyla cehennemi ve tehlikeyi belli eder. Kobayashi elinde ekibe ait tüm bilgi ve belgelerin olduğu bir çanta ile onlara reddetmeleri mümkün olmayan bir teklif sunar: Bir günlük ve çok tehlikeli, ama kurtulanların 91 milyon dolarlık bir miktarı paylaşacakları bir tekliftir bu. Ekip ilk başta bu işi kabul etmek istemese de, bir isim her şeyi değiştirir: Keyser Söze! Bu isim söylendiği anda odaya bomba düşmüş etkisi yaratır. Verbal haricinde odadaki herkes bu ismi biliyordur. Ki aslında bu da Verbal’a ait bir diğer ipucudur. Şimdi izleyici olarak görevimiz Keyser Söze’den neden bu kadar korkulduğunu bulmaktır.

Böylece Verbal, Söze hakkında bildiklerini Kujan’a anlatmaya başlar: “Söylediklerine göre Keyser Söze Türk’müş. Bazıları babasının Alman olduğunu söyler. Kimse onunla doğrudan çalışmaz, onu tanıyan ya da gören birini bilmez. Ama Kobayashi’ye göre herhangi biri Söze için çalışabilirdi. Asla bilemezdin. Bu onun gücüydü. Şeytanın yaptığı en büyük hile tüm dünyayı var olmadığına inandırmakmış.” cümleleri ile başlayan hikayeyi, etkileyici bir sonla şu şekilde bitirir: Keaton ona bir gün “Tanrı’ya inanmıyorum ama ondan korkuyorum” demiştir, Verbal ise Tanrı’ya inanıyordur ama tek korktuğu şey Keyser Söze’dir.

Yazarın Notu: Burada araya girip teknik bir detay vermek istiyorum. Verbal’ın, Söze’yi anlattığı sahnelerde olayın “efsane mi yoksa gerçek mi?” boyutunu derinleştirmek için bu sahneler saniyede 6 kare (normalde 24 kare çekilir) olarak çekilerek, post-prodüksiyonda her bir kare 4 kez basılarak oluşturulmuştur. Böylece her bir saniye, kendi ardındaki sonraki saniyede önceki hareketten iz bırakır.

Verbal, olay örgüsünü anlatmaya devam ettiğinde, Kobayashi’nin teklifinden sonra  Fenster’ın bir not bırakıp kaçtığını, ancak ertesi akşam onu ölü olarak bulduklarını söyler. Yani Söze’nin şakası yoktur. Ekipten kalanlar da bu durumu fark ettiklerinde, karşı atağa geçmeye karar verirler ve bu maksatla Kobayashi’yi yakalarlar. Lakin Kobayashi onlardan bir adım öndedir. Ofisinde Keaton’ın sevgilisi Edie beklemektedir. Sevdiklerinin de tehdit altında olduğunu fark eden ekip, tek şanslarının bu işi yapmak olduğunu anlar; artık başka alternatifleri yoktur. Böylece filmin başında gördüğümüz gemideki olaylar başlar.

Ekip, imkansız olarak gördükleri bu işi yapmak için yapılabilecek en iyi planı gerçekleştirir. Fakat Keaton, Verbal’ın bu işe dahil olmasına izin vermez ve eğer gemiden sağ çıkamazlarsa Verbal’a parayı da alıp, Edie’ye gitmesini ve ona her şeyi anlatmasını söyler. Böylece Verbal, operasyonun dışında kalır. Biz bu sahnelerde de Verbal’ı devamlı masum ifadelerine tanıklık ederiz. Ne de olsa bu hikayeyi o anlatıyordur ve ekibin en zavallısıdır. Film, onu elinden bir iş gelmeyen, aralarındaki en masum kişi olarak göstermek için elinden geleni yapar. Ki aslında bu da şüphelenmemiz gereken bir durumdur.

McManus ve Keaton gemiye girip, gemideki adamları temizlerken, Hockney de dışarda gemiye yüklenmeyi bekleyen parayı getiren araca gider. Biz tam o anda Hockney’in parayı alıp kaçacağını düşünürüz, lakin onun yerine Hockney öldürülür. Onu öldüren de şeytanın ta kendisi, yani Keyser Söze’dir. Bu sahnenin hemen sonrasında biz Verbal’ı, Keaton’ın bıraktığı yerde aynen dururken görürüz.

Hikayenin bu kısmında Kujan, aldığı yeni bir bilgi ile Verbal’ı böler: Kumsalda vurulmuş bir ceset bulunmuştur. Bu ceset ise Arjantinli uyuşturucu satıcısı Arturro Marquez’e aittir. Bu adam ise Keyser Söze’nin yüzünü gören tek kişi olup, onun hakkında ifade verecektir ve Söze’nin onu öldürmesinden korkuğu için ülkeyi terk etmeyi hedeflemektedir. Kujan bu yeni bilgiyi Verbal’a vererek onu daha da açmak ister. Artık ekibin gemiye neden yollandığı ortadadır. En başından beri ortada uyuşturucu yoktur. Tüm bu operasyonun amacı Söze’nin gemide çıkan yaygara sırasında kendisini ele veren adamı temizlemek istemesidir.

Tüm bu bilgiler ışığında Kujan son vuruşunu yapmaya hazırlanır. Verbal dışarıda Hockney’in cesedini bulduğunu ve Keaton’ın şapkalı ve yağmurluklu bir adam tarafından sırtından vurulduğunu gördüğünü söyler. Artık izleyici olarak aydınlanacağımızı sandığımız noktaya geliriz.

Filmin ilk sahnesinde gördüğümüz anları bu sefer Verbal’ın saklandığı yerden izleriz. Onun durduğu yerden Keaton’ın görünmemesi, sadece şapkalı adamın görünmesi, tabii ki Kujan için hiç de sürpriz değildir. Keaton’dan en başından beri şüphelenen Kujan, bir takım boşlukları kendi kafasında doldurmaya başlar. Biz de izleyici olarak ona inanırız: Gemide uyuşturucu yoktur; gemideki adamlar 91 milyon karşılığında Marquez’i, Keyser Söze’nin Türkiye’de yok ettiği söylenen Macar mafyasının adamlarına satıyordur; Edie Finneran, Marquez’in hukuk danışmanıdır ve onun hakkında neredeyse her şeyi biliyordur; Keaton da bu bilgiyi Edie’den öğrenmiştir ve kendisini teşhis edebilecek tek kişiyi öldürmek için harika bir plan yapmıştır. Çünkü Keaton, Keyser Söze’nin ta kendisidir! Bizler içinde bu seçenek gösterilen sahnelerle birlikte gerçek olur.

Verbal, bu teoriye inanmaz, çünkü Keaton’ın gerçekten arkadaşı olduğunu düşünür. Burada Verbal ağlayan halleri ve isyanı ile gerçekten sempatimizi kazanır. Kujan’a ağlayarak “Neden ben? Neden beni sağ bıraktı o zaman?” diye sorar. Kujan, bu soruyla zafer kazandığını anlar ve seyircinin Verbal’a sempatisini arttıracak o cevabı verir: “Çünkü sen aptalsın Verbal, sakatsın ve diğerlerinden daha zayıfsın.” Verbal’ın çözüldüğünü anlayan Kujan, New York’taki ilk soygundan itibaren her şeyin aslında Keaton’ın fikri olduğunu Verbal’a onaylatır.

Her şeyi itiraf eden Verbal, artık Söze’den yani Keaton’dan korunması gereken küçük bir suçlu konumundadır. Kujan, Verbal’ın verdiği ilk ifadeyi de bu yönde değiştirmesi halinde, onu koruyabileceğini söyler. Fakat arkadaşı tarafından ihanete uğrayan ve duygusal olarak yıkılmış bir halde olan Verbal, bu teklifi geri çevirir; tüm o acınası sakat yürüyüşüyle ofisten yavaş yavaş çıkar. Biz izleyici olarak filmin bittiğine ve her şeyin aslında Keaton’ın dahice planı olduğuna inanmış halde “Vay be!” deriz. İşte o anda gerçek final gelir!

Hastanede Söze’nin robot resmi biter ve Kujan’a fakslanmak üzeredir. Jeffrey ve Kujan, öldüğüne inanmadıkları Keaton’ı nasıl yakalayacakları hakkında fikir alışverişi yaparlar. İşte o sırada Kujan’ın gözü, Jeffrey’nin arkasındaki bülten panosuna takılır. Verbal’ın anlattığı hikayedeki her detay, panoya asılı olan tüm aranıyor ilanlarında, el broşürlerinde geçmektedir. Kujan, şaşkınlıktan elindeki kupayı düşürüp kırdığında, kupanın altında kırmızı harflerle yazılı olan marka her şeyi özetler: KOBAYASHİ.

Verbal, sorgu odasına girdiği andan beri yalan söylemiş, hikayesini ve Kujan’ı etrafında gördüğü objelerle istediği gibi yönlendirmiştir. Adı üstünde “verbal”. Kujan, kandırıldığını anlar ve ofisinden Verbal’ı bulmak için aniden çıkar. O dışarı çıkarken faks makinesinden Keyser Söze’nin temsili resmi çıkar. Çıkan resim Verbal’ın bire bir aynısıdır.

Bu arada dışarıda yürüyen Verbal’ın ayaklarının polis karakolundan uzaklaştıkça düzelir. Verbal durur, filmin başından beri sakat olduğunu düşündüğümüz sol elini düzeltir, bir sigara yakar ve yanına yaklaşan arabaya biner. Arabanın sürücüsü ise bizim Kobayashi olarak bildiğimiz adamdır.

Akıllarda tek bir soru kalır: Keyser Söze, Verbal Kint’in kendisini gizlemek için uydurduğu bir efsane midir, yoksa Söze gerçekten yaşayan biri olup aslında Verbal’ın ta kendisi midir? Seyirci olarak bize düşense, filmi bir daha seyredip nelerin Verbal tarafından uydurulduğunu ve nelerin gerçek olduğunu keşfetmektir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here