Masmavi olduğunda gökyüzüne bakın, sonsuzluğu görün. Milyonlarca yılı, milyonlarca yıldızı hayal edin. Çok küçüğüz, aciziz. Arının..

Sabahın cılız ışığında karyolada uzanmış bana bakıyordu. Bütün gece uyumadığı çok belliydi, hüzünlüydü. Göz altları şişmiş, gözleri kıpkırmızıydı, Ağlamıştı. Uyuyakaldığım için kendimi suçlu hissettim o an. Bir şeyler söylemek istiyordum ama dilimden kelimeler dökülse, ikimizi de ölüme sürükleyecekmiş gibi hissediyordum. O orada, çırılçıplak ve tüm saflığıyla bana bakıyor, bense gözüm onda, aklım bambaşka bir yerlerde gezinirken bir şeyler düşünmeye çalışıyordum. Düşünceleri kafamdan atıp 1 saniyeliğine gözlerine odaklandığımda gördüm gözlerindeki pişman ifadeyi. “Keşke”leri telepatik bir şekilde beynimin içine kadar ulaşıyordu. Üzüldüm ona, kendime üzüldüğümden daha fazla. Birazda acıdım, kendime acıdığımdan çok daha fazla. Son saatlerimizi bu şekilde duygu yüklü geçireceğimi tahmin etmemiştim. Ne ara gereksiz vurdumduymaz halimin yerini bu duygular almıştı? O an fark ettim ki Eflatun, geçirdiğimiz bu kısa sayılabilecek sürede beni çok değiştirmiş. İçimdeki o eskide kalan insanın tomurcuklarını yeniden ekmiş. O an öfke duydum ona çünkü bu halimi çok iyi biliyorum ve nefret ediyorum. Bu halim, çok canımın yanmasına sebep olacak. Neden? Böyle olmak zorunda mıydı? Ben ne suç işledim be? Soruların sonu yok. Sorular her zaman için daha derin bir karanlığa sürüklüyor beni, daha berbat anlar ve daha berbat kararlara..

Kuş sesleri, içeride hala umut olduğunu söylercesine yankılanıyordu. Onları takmamaya çalıştım ama o kadar güçlü ki sesleri. Bir türlü odaklanamıyorum. Yataktan doğruldum, gözleriyle beni takip etti. Birkaç saniye sonra kalktım. Odanın kapısına doğru yönlendim. Önce lavaboya giderek elimi yüzümü yıkadım, ardından mutfakta bir bardak su içtim. Odaya geri dönerken çırılçıplak olduğumu anca fark etmiştim. Eflatun pozisyonunu bozmamış şekilde uzanıyordu. Tekrar yatağa oturdum. Göz göze geldik. Birine ilk aşık olduğun zaman göz göze gelmenin heyecanı gibiydi bu, bi an içim pır pır etti, neşelendi. Belli belirsiz bi gülümseme yolladı bana, loş odada yanılmış olma ihtimalimi düşündüm. Hangisinin beni daha mutlu edebileceğini kavrayamıyordum. Bu saçma can çekişmeyi bitirmem gerekiyordu. Hamle sırası kimdeydi bilmem ama hamleyi ben yaptım.

-Ufaktan hazırlan istersen, geç kalmayalım.
Kafasını komidin’in üzerinde duran çalar saate devirdi ve takar bana döndü.
-Daha 5 saat var.
Sesi uykulu ve yorgun geliyordu. Onun en sevdiğim, hatta ona aşık olma sebebim olan ses tonuyla söyledi bunu. Afalladım bi an ama kendimi hızlı toparladım.
-İyi işte bir şeyler atıştırırız.
İstifini bozmadı.
-Canım bir şey istemiyor.
-Gelmek zorunda değilsin, ben kendimde gidebilirim.

Ne cevap vereceğimi bilemedim. Buz gibi konuşmaları hiç beceremem. O da biliyordu bunu ve üzerime oynuyordu. Bende buna müsaade etmemek için cevap vermedim. Buna karşılık kalktı yatağından. Doğruldu ve üzerindeki pike, narin vücudunu kapatmaya utanır gibi kaydı üzerinden. Çok güzeldi, bunca şeyden sonra hala çok güzeldi. Göğüsleri dimdik ve diri, fiziği alabildiğine uzanan vadileri hatırlattı hep bana. Sonbahardaki tupturuncu ama tek bir yaprak dahi kaybetmemiş ağaçları. İstanbul’un güneş doğarken son demlerini yaşayan sessizliğini. Abartmıyorum, yüzü bu dünya üzerinde gördüğüm en güzel şeydi. O an tekrar düşündüm. Bu kadar güzel bir kadın bana nasıl ve neden bakmıştı? Benim gibi belki beş yüz tane adamı hizaya dizebilecekken neden benimle birlikte olmayı seçmişti? Bunun cevabını hiç öğrenemedim.

Yaklaştı ve yanıma oturdu. Bir süre sessiz kaldık. Çırılçıplak tenlerimiz yanlışlıkla birbirine değdikçe “Keşke böyle olmasaydı” dedim içimden. O an konuştu.
-Keşke böyle olmasaydı.
Aklımdakini okumuş gibiydi. Duruşumdan ödün vermeden cevap verdim.
-Klasik pişmanlık konuşması dinleyecek durumda değilim Eflatun.
Geri adım atmadı. Konuşmaya devam etti.
-Hayır, gerçekten söylüyorum bunu. İnan böyle olsun istemedim ama anlık bir durum yüzünde…
-Eflatun dedim!!!
Güçlü kadındı vesselam, korkusuzdu, geri adım atmazdı. Atmadı da.
-Beni dinle.
-Ben seni gerçekten sevdim, hala da seviyorum. Sadece bir anlık hata yaptım. Evet bunu biliyorum. Sana hiç “Beni affet” demedim. Çünkü bunun affedilecek bir şey olmadığını biliyorum.

Sustu. Cevap bekledi, vermedim. Konuşmak istemiyordum çünkü, hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, biliyordum. Buz prenses, sözleri ile cılız bedenime en soğuk kışı getirmeye niyetliydi sanki, kalbim titriyordu. Hala benden bir cevap bekliyordu, yere düşmüş kafamı dahi kaldırmadım. Cevap vermeyeceğimi anlayınca havada kalmış elleri düştü, kafasını başka yöne çevirdi. Gözüm komidinin üzerinde duran sigara paketine ilişti. Uzandım, paketin içinden bir dal sigara çıkardım. Paketi henüz kapatmıştım ki Eflatun elimden paketi kaparak bir sigara yaktı. İkinci kez. İlki babası vefat ettiğindeydi. Fark etmemiş gibi yaptım ve sigaramı yakarak içmeye başladım. Şu lanet durumdan kurtulmak istiyordum ama o yanımdan gitmemeliydi. Çok berbat bir durum.

Sigarasından birkaç duman aldıktan sonra sakinleşmişti.
-Bir şey söyle, şöyle susma. Konuş benimle.
Bir şey söylemek zorunda hissettim. Ne demeliydim ki? 2 3 saniye düşündükten sonra kafamı kaldırıp “Otobüsü kaçırma” dedim. Tam gözlerinin içine, doğrudan, pat diye. Buz prensesin gözleri buz kesti önce, sonra kıpkırmızı oldu. Gözlerinden birkaç damla düşecek sandım. Düşmedi ama düşse bu kadar olurdu. Benden hala bir şeyler bekliyordu, bense o vurdumduymaz ifademi giymiş, boş bir şekilde Eflatun’un suratına bakıyordum. Küçük bir hıçkırık eşliğinde yataktan yay gibi fırladı. 2. Adımını atmadan oturduğum yerden bileğini kavradım. Bana döndü, yüzündeki umudu gördüğüme yemin edebilirim. Ben ise neden böyle bir şey yaptığımı katiyen bilmiyordum. Ani bi refleksti, o kadar. Ne diyecektim? Övündüğüm reflekslerime lanet olsun !! Kafamı kaldırdım, suratına baktım ikinci kez. Ardından sönmüş sigaramı göstererek konuştum.
– Çakmağı verir misin?
Eflatun’un gözlerinden sinir fışkırıyordu. Bende onun tam aksine fazlası ile sakindim. Hatta o kadar sakindim ki, ben bile rahatsız oldum. Onu düşünemiyorum bile. Tam gözlerimin içine bakıyordu, bu kin yada nefret değildi. Bu tam anlamı ile sinirdi. Elindeki çakmağı kafama o kadar sert fırlattı ki, 1.5 ay boyunca kafamdaki yaranın geçmediği çok iyi hatırlıyorum. Ardından arkasını döndü ve odadan çıktı. Ben ise bir yandan kanı durdurmaya çalışırken bir yandan sigara içiyordum. Cidden bu sakinliğim beni dahi tedirgin etmişti. Bu fırtına öncesi sessizlikse, oldukça güçlü bir fırtına ile göğüs göğüse mücadele etmek zorunda kalabilirdim. Üstelik bu defa yanımda Buz Prenses olmayacaktı..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here