Merhabalar sevgili Mevzu Sanat okurları. Oyunları, oyunların incelemelerini, oyunların arkasında yatan en büyük etmenlerden birisi olan oyun müziklerini ve de her oyunun temeline inşa edilmiş olan sanatı ele alacağız bu serimizde.

Resident Evil serisinin ilk oyunundan da hatırlayacağınız üzere ana karakterlerimizden birisi olan Jill Valentine, S.T.A.R.S. (Special Tactics and Rescue Services) ekibinde bir üyedir. Bu ekip Raccoon Polis Departmanı’na bağlı, elit kişilerden oluşan bir topluluktur. İlk oyundaki hikayenin başında Jill Valentine ve geri kalan S.T.A.R.S. üyelerinin bulunduğu Alpha Takımı, daha öncesinde Arklay Dağları’nda olan şüpheli olayları araştırmak için telsiz bağlantısı kesilmiş olan Bravo Takımı’nın ardından gönderilir. Bölgede bir süre araştırma yapan Alpha Takımı, ormanlıkta Bravo Takımı’nın düşen helikopteriyle ve Resident Evil serisi boyunca sinirimizi fazlasıyla bozacak T-Virüsü etkisi altında mutasyona uğraşmış köpeklerle karşılaşır. Heyecanlı bir kovalamaca sinematiğinin ardından karakterler bölgede bulunan malikaneye girer ve oyunumuz Jill Valentine veya Chris Redfield adlı iki karakterden birisi seçildiğinde başlar.

Bu malikanede karakterlerimizi bolca zombi, bulmaca ve de zorlu anlar yaşayacakları mutasyonlu yaratıklar beklemektedir. Eğer oyunu ilk defa oynuyorsanız, uzun saatlerin ardından Jill Valentine bir şekilde malikaneden kurtulur ve sağ salim Raccoon Şehri’ne dönmeyi başarır. Jill, malikanede yaşadığı korkunç olayların arkasında Umbrella adlı şirketin olduğunu bildirir ve şirket hakkında geniş çaplı bir soruşturma başlatılmasını talep eder. Ancak Raccoon Polis Departmanı’nın şefi olan Brian Irons tarafından bu isteği reddedilir. Herhangi bir destek alamayacağını anlayan Jill; arkadaşları Avrupa’ya soruşturmaya giderken, kendisi Raccoon Şehri’nde kalıp şehirdeki yeraltı tesisinin nerede olduğunu bulmaya çalışır. Fakat malikanede olan olaylardan yaklaşık 2 ay sonra şehir sularının T-Virüsü ile kirlenmesi ve şehirdeki neredeyse bütün nüfusun zombiye dönüşmesi ile soruşturması ani bir şekilde sonlanır.

Polis akademisinin taze mezunu Leon Scott Kennedy‘de, R.P.D.’deki görevini üstlenmek adına Raccoon Şehri’ne doğru yola çıkar. Yolda kendisi gibi şehre yeni gelen Claire Redfield ile karşılaşır. Abisi Chris Redfield‘ı bulmak için yola çıkan Claire ile birlikte şehirdeki korkunç felaketle karşılaşırlar ve bu felaketten kurtulmaya çalışırlar. Aynı gün Jill Valentine‘da bu felaketle karşı karşıya kalmıştır ve o da şehirden kurtulmaya çalışmaktadır.

Bu şekilde serinin üçüncü oyunu olan Resident Evil 3: Nemesis’in başlangıcına geçiş yapıyoruz ve bu olayları bir de Jill’den duyuyoruz.

“September 28th. Daylight… The monsters have overtaken the city. Somehow… I’m still alive…”

Jill’in yanan bir apartmandan fırlamasıyla serinin üçüncü oyunu olan Resident Evil 3: Nemesis veya diğer adıyla Last Escape başlar. Oyunda bizi köklerimize kadar sarsan ve ne kadar alt edersek edelim oyunun ilerleyen safhalarında tekrar tekrar karşımıza çıkıp, idareli kullanmaya çalıştığımız mermilerimizi acımasızca harcatan Nemesis ile ilk defa karşılaştığımızda şahsen ben dehşete düşmüştüm. Tek repliği olan “STARS!”, bize yok edeceği tek şeyin Jill ve diğer S.T.A.R.S. üyeleri olduğunu göstermiş, bu yüzden de bu yaratıktan korkmamız gerektiğini daha oyun başında öğrenmiştik.

Bu oyunu ilk gördüğüm zamanı hatırlıyorum. Babam ve abimin PS1’i açıp bu muhteşem oyunu başlatmasıyla birlikte evin kapısından girmem bir olmuştu ve ne şanslıydım ki normalde 6-7 yaşlarındaki bir çocuk için travmatik olabilecek bu oyun, benim için mükemmel bir gelişim olmuştu. Zorlu bulmacaları, hangi eşyanın nereden alınıp nerede kullanılması gerektiği, hangi eşyaları birleştirirsek ne elde ediyoruz gibi önemli şeyleri aklıma kazımamı sağlamıştı ki bu da oyunu oynayan babam ve abim için muhteşem bir yardımdı.

Peki neden seviyordum bu oyunu bu kadar? Neden büyüdükten sonra da en sevdiğim oyunlar arasında kalmıştı bu oyun? Çünkü bu oyuna her başladığımda oyunun karanlık atmosferi beni iliklerime kadar germeyi başarıyordu ve oyunda çıkan kısıtlı eşyalar her şeyi rahatça harcamaktansa idareli kullanımı öğretiyordu. Oyunda yaratıkların nereden çıkacaklarını, her birini nasıl geçeceğimi bilsem de üzerimde psikolojik bir gerilim yaratabiliyordu bu oyun. Ve bunu en çok ambiyans seslerine ve oyun içi müziklere borçluydu. Oyunda ne zaman bir save odasına girsem çalmaya başlayan müzik üzerimdeki bütün korkuyu siliyordu.

Oyunun müzikleri ve sesleri basitti fakat çok etkiliydi. Daha oyun başlangıcında giriş sinematiği ve şarkısı size oyunda yaşayacağınız dehşet anlarını özetler nitelikteydi.  Oyuna başlar başlamaz şehrin arka planındaki zombi inlemeleri ve karga sesleri kulağınıza çalınıyordu. Tabii ki oyunun ilerleyen safhalarında karşımıza çıktığında içimizi ürperten ve peşimizi asla bırakmayacağını düşündüğümüz Nemesis’in şarkısı da kendisi kadar gerilimliydi.

Serinin dördüncü oyundan, ses getiren yedinci oyununa kadar Resident Evil serisi ölü bir seri olarak kabul edildi. Zira haklıydı bunu söyleyen oyuncular da, çünkü seri az önce söylediğim iki oyun arasında orijinal üçlemede bulunan hayatta kalma, korku ve bulmaca ögelerini tamamen dışlamış yerine bolca aksiyon koymuştu ki bu da Resident Evil’ın herhangi bir aksiyonlu ve zombili bir oyundan farkının kalmamasına yol açıyordu. Yine de Resident Evil 7’nin oynanışını gördükten sonra ve Resident Evil 2’nin yeniden yapıldığını duyduğumda artık içim biraz rahatlamıştı ve üçüncü oyunun yeniden yapılacağı tarihi beklemeye başlamıştım.

Biliyorum bir o konuya bir bu konuya değinip kafanızı karıştırdım sevgili okurlar fakat içimde uzun süredir tuttuğum RE sevgisini yazdığım ilk yazıda dışarı vurmak istedim. Çocukluğundan beri bu seriyle büyüyen birisi olarak size bu serinin orijinal üçlemesinin hikayesinden ve benim üzerimde bıraktığı etkiden bahsetmek istedim. Sözlerimi, her dinlediğimde beni evimde ve güvende hissettiren o şarkıyla bitiriyorum.

Dinlediğinizde sizi evinizde hissettirecek bir şarkınız olması dileğiyle…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here