Oyunlar ve Müzikleri serisinin ikinci bölümünde adaşım ile aynı konuda yazıyoruz. Bu size iki farklı aklın nasıl aynı noktada kesiştiğini anlatacak ve iki farklı perspektif sunmuş olacak diye düşünüyorum. Onun içeriğine de şuradan ulaşabilirsiniz.

Gerçekten nasıl başlayabileceğimi hiç bilmiyorum. Silent Hill o kadar farklı, o kadar çığır açıcı bir şeydi ki, yapılış amacı Resident Evil serisini yerle bir etmek iken, oyun dünyasına bambaşka bir şey sundu. Resident Evil 2 ve Resident Evil 3: Nemesis oyunlarında her zaman peşinizde olan bir şey vardı ve ne kadar öldürseniz de karşınıza çıkmaya devam ediyorlardı. Bu oyuncuların psikolojisini yıldırmaya yönelik bir yöndü. Bir yönü de mühimmat eksikliği veya alınabilecek eşya sınırının fazlasıyla kısıtlı olmasıydı.

Madalyonun diğer yüzünde ise Silent Hill vardı. Basit korku numaraları deneyen bir oyun değildi Silent Hill. Oyuncuların psikolojisini yıldırmaya da çabalamıyordu hatta. Silent Hill’in sırrı atmosferindeki boğuculuktaydı, müziklerindeydi, oyunun açık dünyamsı yapısı sistem zorlanmasın diye eklenen yoğun sisteydi.

Silent Hill size sadece karakterlerin neyi, neden veya nasıl yaptığını değil, kendinizi de sorgulatıyordu. Oyunu oynarken kendinizi derin düşüncelerde buluyordunuz. Bu düşünceler sadece oyun içerisindeki yerleri nasıl geçeceğiniz ile ilgili değil, sanki kendi beyninize ve ruhunuza bir ayna tutuyormuşsunuz gibi düşüncelerden bahsediyorum. Bu oyunu çocukluğumda oynarken, oyunun türü olan psikolojik gerilimi hissediyordum evet, ama çok başka şeyler de hissediyordum. Hüzün, sevinç, korku, şaşkınlık, tiksinti ve diğer tüm hisleri yaşatabiliyordu.

Yıllar sonra adaşım olarak bahsettiğim Yiğit Solmaz ile bu oyuna olan derin bağımızı fark ettik birbirimizde. Uzun süre oyun hakkında sohbet ettik ve bir süre sonra neden tekrar oynamıyoruz dedim ve kendisi de bu teklifimi kabul ederek davetimi karşılıksız bırakmadı. Böylece tekrar açtık bu muhteşem oyunu. Fakat başlamadan önce oyunun atmosferine biraz daha dahil olabilmek için ışıklar söndü ve mumlar yandı. Başladıktan kısa bir süre sonra Yiğit bana her zaman yanında taşıdığını söylediği bir defter gösterdi. O defterde Silent Hill 1 ve Silent Hill 2’nin bulmacaları, haritaları ve bilumum oyun notu yer alıyordu. Gördüğümde benim de böyle bir defterim olduğu için cidden sevindim ama zaten bu oyunları oynamış herkeste vardı bu defter. Herkes kendine tuttuğu aynadaki görüntüyü aktarıyordu o deftere.

Hikayeye dönecek olursak, bir süre oynadık. Uzun bir süre… Oyunu her ne kadar bilsek de tadını çıkarmak istediğimiz için acele etmiyorduk. Bu yüzden zaten tek oturuşta bitiremeyeceğimizi bilerek başladık ve bir yerden sonra uykusuzluktan dolayı pes ettik. Neden bu hikayeyi anlattığıma gelecek olursak, bu hikayeyi anlattım çünkü bu oyunu halen çok sevdiğimi fark ettim oynarken. Etkisinden hiçbir şey kaybetmemişti. Akira Yamaoka tarafından hazırlanan bestelerin tamamı halen büyüleyiciydi. Yukarıda bahsettiğim hislerin tamamını bir kez daha yaşamıştım sonuna kadar ve hatta bu sefer daha yoğundu bu hisler. Günümüzde çıkan bazı “korku” oyunlarına halen taş çıkartacak etkiye sahipti. Zira Silent Hill korkutmadan, korkutmayı pek iyi beceriyordu.

Biraz duygusal bir yazı oldu farkındayım sevgili Mevzu Sanat okurları fakat hepimiz sevdiğimiz şeyler hakkında biraz duygusal değil miyiz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here