2014 yılının sonbaharına, ilkbaharı getiren anime “Shigatsu wa Kimi no Uso” ya da İngilizce adıyla “Your Lie in April” benim için anime dünyasında bir ilkti. Zira animelerde genellikle abartı konular, fantastik dünyalar işlenirken, bu anime hayatın gerçekliğinden bir sayfaydı adeta. İzlerden empati yapmam için hayal kurmama gerek yoktu, ekrana bakmam yetiyordu. Bu tatlı romantik anime, böylece beni ağlatan ilk anime olmayı başardı. İzlerken ilkbahar rüzgarlarının içimdeki buzları erittiğini fark ettim. Ayrıca bu anime, izlediğim ilk ayakları yere basan romantik anime olmanın yanı sıra, müzik temalı da izlediğim ilk animeydi. Hiçbir animede bundaki duyguyu alamadım, hiçbiri yüreğime bu kadar dokunamadı bu sebepten bendeki yeri ayrıdır. Bu nedenle benim için ayrı bir anlam taşıyan bu animeden sizlere biraz bahsetmek istiyorum. Bu arada bu yazımda fazlaca görsel kullanacağım, baştan söylüyorum.

Önce kısaca konusundan bahsetmem gerekirse: “Ortaokul öğrencisi Kousei yetenekli hatta dahi bir piyanisttir fakat annesini kaybetmesiyle artık piyano çalamaz hale gelir. Her ne kadar çocukluktan beri arkadaşları olan Tsubaki ve Watari ile güzel vakit geçirse de piyanoya olan bağı gitgide incelir. Fakat her şey bir Nisan günü Tsubaki’nin arkadaşı olan Koari’nin Watari ile tanışmak istemesiyle değişir. Arkadaşlarını bekleyen Kousei tesadüfen Kaori ile tanışır ve siyah-beyaz hayatına ilk defa baharın geldiğini hisseder. Kousei’yi “Arkadaş A” olarak tanıyan ve onun hayatında çok büyük değişiklere sebep olacak olan Miyazono Kaori ile Kousei’nin yolculuğu böylece başlar.” Konusuna bakıldığında belki de sıradan gözüken bu anime, gerçekte çok daha fazlası. Hızlı bir giriş yapıyorum, bilginize. Ayrıca içeriğim Spoiler barındırabilir, şimdiden uyarıyorum.

Ana karakterlerimizden olan Kaori, duygularını müziğe dökebilen ve çevresindeki herkese de duygusunu geçirerek, herkesi kendine hayran bırakan güzel bir keman virtüözü. Kousei ise piyanoda bir deha olmasına rağmen tek düze ve insanlara duygu geçirmekte zorlanan birisi. Hatta dizi Kousei’yi bir makine olarak tanımlıyor. Zira Kaori’nin şarkıları ne kadar renkli ise, Kousei’ninki o kadar renksiz ama bir o kadar da mükemmel. Lakin Kousei, Kaori’yi ilk gördüğü andan itibaren renksiz olan dünyası bir anda renkleniyor. Bu başına buyruk, etkileyici kemancı, onu içinde bulunduğu okyanustan adeta çekip çıkarırken, bir yandan da onun müziği tekrar keşfetmesini sağlıyor. Ayrıca Kousei’ye hayatın her zaman toz pembe olamayacağını ama yoluna devam etmek zorunda olduğunu da belki de en zor yoldan öğretiyor.

Sizlere bu bir romantik anime dedim. Lakin burada anlatılan şey aşktan çok daha fazlası. Ya da aşkın başka bir hali. Önce kendinle ve hemen sonrasında ruhunu tamamlayan ikizinle, ikiniz bir olmuşken kurulabilen iletişimin gücünü gösteren bir yapım. Zira Kousei ve Kaori’nin, özellikle enstürmanlarını çalarken, birleştiğini görebiliyorsunuz animede. Sanki iki kişi değil de, tek kişiler. Tekleşiyorlar. Ruhları da, müzikleri gibi senkronize oluyor. Piyanonun sesine keman ne kadar yakışıyorsa, Kousei’de, Kaori’ye o kadar yakışıyor. Piyanonun sesi ile keman nasıl uyuyorsa, onlarda birbirine o kadar uyuyor. Piyano ve keman nasıl tekleşiyorsa, onlarda tekleşiyor. O yüzden aşkın boyutu değişiyor.

“-Orada hissettiğim şey herkesin kalbinin derinliklerinde bir şey olduğuydu. Bazıları için düşmanlık olabilir, özlem ve umut, gösteriş yapma arzusu, insanlara ulaşmasını düşünmek… Anneme beslediğim duygular… Hepimizin güç aldığı kişisel duyguları vardır. Belki de tamamen berrak haldeyken sahnede yükselmek mümkün değildir.
– Ya sen? Kalbinin derinliklerinde ne vardı?
– Sen vardın.”

Her romantik animede olduğu gibi içinde dramı da barındıran bu animeyi, diğerlerinden ayıran belki de en önemli özelliklerden biri dramı acıtasyon yapmadan izleyiciye sunuyor oluşu. Çoğu dramatik animenin atmosferi de, renkleri, çizimi de ve müziği de dramatiktir. Örneğin renkler soluktur, çizimler siliktir. Bu animede ise tam tersi, capcanlı renkler, sevimli çizimler, insanı büyüleyen müzikler kullanılıyor. Anime, romantizm üzerine gibi dursa da, aslında bir çocuğun hayat karşısında olgunlaşmak zorunda kalmasını ve bunu kabullenmesini işliyor. Benim seride en beğendiğim şey kesinlikle denge. Çünkü cidden ağır bir dram içermesine rağmen bunu içimizi karartmadan, hatta yer yer gülümseterek yapıyor.

Onun dışında dediğim gibi bu bir müzik animesi. Fakat, animeyi diğerlerinden ayıran özellik bir müzik animesi olması değil; müzikle çizimin mükemmel uyumu. Anime boyunca Chopin’den Bach’a, Fritz Kreisler’dan Beethoven’a birçok klasik müzik eserlerini duyuyoruz. Üstelik çizimler ve melodinin senkronizasyonu da çok başarılı, çalıyormuş gibi görmek yerine gerçekten çaldıklarını hissedebiliyoruz. Özellikle müziğin renklere dönüştüğü birkaç sahne var ki “Bir duygu ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi” dedirtiyor. Animeden müziği kaldırsalar, bu kadar dokunur muydu yüreğe? Bence hayır. Zira müzikle duyguları aktarıyor bu anime. Bölümler ilerledikçe kucakta biriken melodiler de çoğalıyor… İnsanı değiştiren bazı şeyler olur. Bazı “şey”ler. Benim için bu anime de o şeylerden biri. Animenin izini hayatınız boyunca, her içinde çalan şarkıyı duyunca getiriyorsunuz aklınıza.

Anime, müziğin nasıl bir evrensel bir dil olduğunu, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlarda müziğin nasıl insanları bir araya getiren birleştirici bir güç olduğunu anlatmakla kalmayıp, müziğin insan hayatını etkileyen yegane bir güç olduğunu izleyicilerine melankolik bir hava içerisinde vermeye çalıyor. Yani müziğin insanların hayatlarını iyi yönde etkilemekle kalmayıp, insan hayatına trajedi getiren, çok yönlü bir araç olduğunu da vurguluyor. 

Ayrıca çizimleri de oldukça başarılı animenin. Şahsen ben kara kalem çizgilerin ön  planda olduğu animeleri pek sevmem. Konusu ne kadar cazip olursa olsun, kara kalemin baskın olduğu bir animeyi uzun süre izleyemem, beni çizimlerin hayata geçmesi daha çok çeler. Nitekim bu animede de renkler benimle adeta konuştu. Anime de, rengarenk arka planlara genellikle kiraz çiçeklerinin yaprakları eşlik ediyor. Animasyonlar adeta insanın gözlerini okşamakla kalmayıp, kullanılan mavi ve pembe tonlarının etkisi insanın ruhunu ayrı bir dinginliğe sevk ediyor. Sonbahar-kış animesi olmasına rağmen izleyiciye ilkbahar-yaz aylarının sıcak esintilerini hissettiriyor.

Animenin sonu her ne kadar tahmin edilebilir olsa da, insanı etkilemeyi başarıyor. Özellikle mektup sahnesinde, insanın göz yaşlarına hakim olabileceğini sanmıyorum. (O yüzden duygusal bünyeleri uyarmayı bir borç biliyorum.) Zira, Kaori’nin, Kousei’ye yazdığı mektup belki de anime dünyasının gelmiş geçmiş en duygusal veda mektuplarından birisidir. Mektubu yazının en altına bırakıyorum, okumak isteyen olursa diye…

Kousei’nin annesinin anime boyunca tam olarak gözükmemesi ve ancak Kousei’nin annesiyle yeniden “bir” olduktan sonra, annenin yüzünün tam olarak gözükmesi şahane bir detaydı. Evvelden bir canavar gibi gösterilen annenin karakter kazanması gerçekten ustaca geliştirilmiş. Anneden bahsetmişken şu diyaloğu aşağıya bırakmazsam olmaz:

Kousei: Anne, aşkın hüznü ve aşkın sevinci var da; niçin hep aşkın hüznünü çalıyorsun?
Anne: (öleceğini bildiğinden) seni hüzne alıştırmak için Kousei.

Öyle animeler vardır ki böyle izlerken su gibi akıp gider. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız ve asla bitmesini istemezsiniz. Bir bakarsınız ki, o karakterler sizin hayatınızın bir parçası olmuş, sanki siz de o evrende yaşıyorsunuz ve olaylara birinci gözden şahit oldunuz. İşte bu anime de onlardan biri. İzlemediyseniz, izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Yazarın Notu: Sizlere ulaştı mı acaba? Ulaştı mı? Acaba ulaşmış mıdır? 

“Sevgili Kousei Arima.

Daha birkaç dakika önce yanımda olan birine mektup yazmak çok garip geliyor.

Berbat birisin. Tembel. Mıymıntı. Aptal.

Seni ilk gördüğümde beş yaşındaydım. O zamanlar gittiğim okulun piyano resitali esnasındaydı. Sahneye afallayarak çıkan çocuk sırtını tabureye çarpınca seyircileri kahkahaya boğdu. Kendisi için bayağı büyük olan piyanonun başına oturdu ve ilk notayı çaldığı o an hayranlığımın simgesi haline geldi. Müzik, 24 renkli palet gibi güzeldi, melodiler dans etmeye başladı. Yanımdaki çocuk bir anda ağlamaya başlayınca çok şaşırdım. Ve buna rağmen, piyanoyu bıraktın. Başka insanların hayatlarını şekillendirdikten sonra… Ne kadar berbat bir şey bu!

Berbat! Mıymıntı! Aptal!

Aynı ortaokula gittiğimizi öğrendiğimde, sevinçten uçmuştum. Seninle nasıl konuşabilirdim? Belki her gün sandviç alıp götürsem? Ama yine de, tek yapabildiğim seni seyretmekti. Sonuçta çok sıkı dostlardınız. Aranızda benim için yer yoktu.

Çocukken ameliyat geçirdim ve düzenli olarak kontrollere gittim. Yedinci sınıfta bayılıp düştükten sonra, sürekli olarak hastanenin hem içinde, hem dışındaydım. Sonra içeride, dışarıda geçirdiğimden çok zaman geçirmeye başladım. O zamanlar neredeyse hiç okula gitmiyordum. Çok iyi olmadığımı biliyordum. Bir gece annem ve babamı, hastane odasında ağlarken gördüğümde, fazla zamanımın kalmadığını fark ettim.

İşte o andı. İşte o, koşmaya başladığım andı. Canım ne isterse onu yapmaya başladım. Böylelikle cennette hiçbir pişmanlığım kalmayacaktı. Kontakt lens takmaktan artık korkmuyordum. Bütün bir keki, kilo korkusu olmadan yiyebilmek… Beni mağrurca kovalayan o müzik notalarını bile kendi istediğim gibi çaldım.

Ve sonra… yalnızca bir tane yalan söyledim.

Kaori Miyazono, Ryoto Watari’den hoşlanıyor. Söylediğim yalan buydu. O yalan bana Kousei Arima’yı getirecekti… Seni bana getirdi. Lütfen Watari-kun’a üzgün olduğumu ilet. Şey, ama yine de, Watari-kun’un beni unutması fazla uzun sürmeyecektir. Bir arkadaş olarak eğlenceli biri. Ama doğrusu, daha ciddi birilerini isterdim.

Ayrıca, lütfen Tsubaki-chan’a üzgün olduğumu ilet. Ben yalnızca yoldan geçen gidici biriyim. Arkamda rezil bir ortam bırakmak istemedim. Bu yüzden Tsubaki-chan’a soramadım. Daha çok, direkt olarak “lütfen beni Arima-kun ile tanıştır” diye sorsaydım Tsubaki-chan’ın buna izin vereceğini hiç sanmazdım. Sonuçta Tsubaki-chan sana aşıktı. Hepimiz uzun bir süredir bunu biliyorduk. Bilmeyenler yalnızca sen ve Tsubaki-chan’dı.

Bana içten pazarlıklı yalanların getirdiği “sen” tahmin ettiğim kişi değildi. Tahmin ettiğimden daha negatif ve pasiftin. İnatçı, umursamaz ve bir röntgenci olmandan bahsetmiyorum bile. Sesin düşündüğümden daha kısıktı ve düşündüğümden daha erkeksiydin. Ve… en az tahmin ettiğim kadar naziktin.

Cesaret köprüsünden atladığımızda, nehir çok soğuk ve iyi hissettiriciydi, değil mi? Müzik odasına vuran ay ışığı tıpkı lezzetli bir manju çöreği gibi parlıyordu. Trenin yanında yarıştığımızda cidden kazanacağımı düşünmüştüm.
Parlayan ışığın altında “twinkle twinkle little star” söylemek eğlenceliydi, değil mi?
Geceleri okulla ilgili özel bir şey var, değil mi?
Karın tıpkı kiraz ağacı dalları gibi göründüğünü düşünmüyor musun sen de?
Müzisyen olmama rağmen sahne dışındaki her şeyle ilgili olmam… Bu hiç mantıklı gelmiyor değil mi?
Unutulmaz anların genelde önemsiz görünmesi sence de ilginç değil mi?

Acaba ben de birilerinin kalbinde yaşamayı başarabilmiş miyimdir? Kalbinde yaşamayı başardım mı? Beni, biraz olsun unutmayacağını düşünüyor musun?

“Reset” tuşuna basmasan iyi edersin.

Unutma beni, tamam mı?
Söz, değil mi?

Sen olduğun için mutluyum.
Sana ulaşabilecek miyim?
Umarım sana ulaşabilirim.

Kousei Arima…
Seni seviyorum
Seni seviyorum
Seni seviyorum…

Tüm canele’leri bitiremediğim için üzgünüm.
Sana çok vurduğum için üzgünüm.
Veledin teki olduğum için üzgünüm.
Bir milyondan fazla kez özür dilerim.

Teşekkür ederim.

Miyazono Kaori

P.S. Hep sakladığım bir şeyi sana bırakıyorum. Eğer istemiyorsan yırtıp atmak sana kalmış.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here