Renkler hayatı tanımamız ve tanımlamamızda, kendimizi ifade etmemizde, hatta hissetmemizde en önemli ve keyif verici faktörlerden biridir. Fakat ilginç bir şekilde, insanlar renkleri her zaman şu an görebildikleri renk yelpazesi aralığında göremiyorlardı. Şu anda da bizim henüz tanımlayamadığımız renkleri görebilen birçok canlı var. Renklerle ilgili bu gelişen yolculuğun nasıl başlayıp sürdüğünün cevabı ise evrimde saklı.

Renkleri görebilmek için görme sinirlerine sahip olmamız gerekir. Görme sinirlerinin sayısı arttıkça renklerin farklı tonlarını ayırt edebilmeye başlarız. Işığa ve renge duyarlılığımız artar. Fakat keskinlik ve netlik algısı bu artışa ters orantılı olarak azalır.

Renk, evrimin ilk zamanlarından beri önemli bir konudur. Araştırmalara göre kuşlar, sürüngenler ve bazı balıklar başlangıçta mükemmel bir renk algısına sahiplerdi. İlginç bir şekilde modern memelilerin ataları, dinozorlar zamanında renk görme kapasitelerini kaybettiler. İnsanlar da dahil olmak üzere pek çok primativ, renk görme evrimine yeniden başlamak durumunda kaldı.

Başlangıçta hayvanların dört renk görme siniri vardı. Dinozorlar zamanında memeliler pek çok rengi görebilirken, evrildikçe renk görme kapasiteleri geriledi (keskin görüye ihtiyaç duymaya dayalı hayatta kalma içgüdüsü) ve kedi ve köpeklerin de dahil olduğu pek çok hayvanda kırmızı ve yeşili görememeye dayalı trikromatik görüş ortaya çıktı. Bilim bunun nasıl olduğunu tam olarak açıklayamıyor.

Peki biz, insanlar, neden renkleri görüyoruz?

Bu sorunun cevabını nörolog ve Görüş Evrimi kitabının yazarı olan Mark Changizi, başka bir insanın ne hissettiğini analiz etmek amacıyla o kişinin teninde olan renk değişimlerini anlama ihtiyacı üzerine renkleri ayırt etmeye başlamış olabileceğimizi savunuyor.

Örneğin utanan biri kızarır, sinirlenen biri öfkeden kıpkırmızı olur. Sosyal varlıklar olarak, insanlar karşı tarafın psikolojisini anlayıp tedbir almak için böyle bir evrim geçirmişlerdir. Tıpkı mimik yaratmak için yüzümüzde başka memelilerde bulunmayan 33 kasın olması gibi.

Renk Görümünde Dilin Önemi

Dil bizim renkleri ne derecede gördüğümüzü belli eden belki de en önemli araçtır.

Örneğin Namibya’nın ıssız çöllerinde yaşayan Himba kabilesi mavi rengini görememektedir, dillerinde mavi ile ilgili bir kelime yoktur. İlginç bir şekilde Antik Yunanlar da mavi renginden hiç bahsetmemişlerdir. Öyle ki Homeros’un Odyssea destanında denizler şarap rengi olarak tasvir edilir.

Yapılan en son araştırmalarda Himba kabilesine yeşilin 11 farklı tonu ve mavi renk olmak üzere farklı kareler gösterilmiştir. Himbalar mavi kareyi ayırt edememişlerdir. Bu araştırmayı yöneten Dr.Serallach “Mavi kareyi hiçbir zaman ayırt edip bulamadılar fakat yeşilin farklı tonları için bir sürü isimlendirmeleri oldu. Onların beyinleri maviyi görmek üzerine gelişmemiş, biz de yeşilin farklarının bu kadar bariz olduğunu fark edemezdik.” diyor.

Eskimoların dillerinde beyazın farklı tonlarını tanımlamak için onlarca kelime var, onların yaşam tarzı için beyaz tonlarının bu kadar ayırt edici olması çok makul.

Bu örneklere bakarak “dünyaya pembe gözlüklerden bakmak” sözünün aslında çok da gerçek dışı olmadığını görebiliriz. Çünkü beynimiz, adapte olmak, hayatta kalmak, daha iyi hissetmek için algıladığımız çoğu şeyi bize değiştirerek sunabilir. Öyle ki aslında var olan renkleri bile göremememize sebep olabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here