Sinema dahisi Alfred Hichcock’un Rope isimli filminde aynı evde yaşayan iki üniversite
öğrencisinin, sadece kusursuz cinayetin var olduğunu kanıtlamak ve kendi zekalarını ispatlamak adına eski sınıf arkadaşlarını öldürmeleri, Anthony Burgess’in modern klasikleri arasında yer alan Stanley Kubrick’in de sinemaya aktardığı Otomatik Portakal’da iyinin sebebinin aranmadığını, öyleyse neden tersini arıyoruz diye düşündürtmesi, Suç ve Ceza’da ise yazarın Raskolnikov’un cümlelerini “İyi bir şey için kötü bir şey yapılabilir mi?” sorusuna oturtup, sonra aslında cevabın evet veya hayır ile ilgilenmediğini fark ettirmesi tartışmalarından sonra yine fazlasıyla düşündürten özellikle hukukçuların üzerinde durması gereken bir filmden bahsedeceğim sizlere: ROJO.

Rojo’nun konusundan biraz bahsetmek gerekirse; 1970’ler döneminde bir kasabada eşi ve kızıyla sakin bir hayat süren saygın avukat olan Claudio’nun inandığı hukuk, akıl, vicdan kavramları kasabaya gelen bir dedektif ile birlikte değişir. Girizgah bölümünde kasabanın ünlü avukatı Claudio, restoranda eşini beklerken içeriye giren başka müşteri tüm masaların dolu olduğunu görür ve Claudio’nun sipariş vermeden masayı işgal etmesine sinirlenir. Claudio kibarca ona yerini verir ancak herkesin içinde yabancıya uzun ve iğneleyici bir konuşma yapıp, ona acıdığını söyler. Gecenin devamında ise yabancı, Claudio ve karısına unutamayacakları bir cezalandırma yaşatmak ister. Gizemli yabancı kafası bir kurşun sıkar; tam ölmemiş olsa da, Claudio onu çölde ölüme terk eder. Film bu olay sonrası başlar.

Claudio, aslında gerçek hayatta çok da yabancı olmadığımız bir tipleme ve yönetmen bunu anlatmak için seyirciye her türlü malzemeyle tarifi verip kenara çekiliyor. İyi bir avukat, aynı zamanda ailesi için her türlü fedakarlığı yapabilecek bir eş, bir baba görüyoruz. Dedektif karakteri ise zekasını ahlaki ve vicdani herhangi bir nedene dayanmaksızın epikuros felsefesi ile yalnızca haz alarak kullanıyor. Ve filmin sonunda izleyiciyi şaşırtan bir iç hesaplaşma sahnesi görüyoruz. Film de ayrıca değinilmesi gereken yan hikayeler de mevcut. Avukat’ın kızının erkek arkadaşıyla olan ilişkisi, avukatın dostu ile ilişkisi, aileler arasındaki iletişimsizlik ,70’ler dönemi suskunluğunu, kitlelerin sessizliğini yan hikayelerde yakalamak mümkün.

86 doğumlu Arjantinli yönetmen Benjamín Naishtat, izleyiciye akıl ve vicdan arasındaki bu mücadelede ‘Pişmanlık duymadan acı çekilebilir mi?’ sorusunu soruyor. Ahlak, namus, gurur, kibir, kader, vicdan, adalet, fedakarlık gibi kavramlar ekseninde derin bir insan analizi yapıyor ve 76 darbesi öncesi dönemin sessizliğinin sosyal hayatlara nasıl yansıdığı hususu başta olmak üzere birçok meseleye eleştiri oklarını yöneltiyor. Politik alt geçişliği dönem suç filmi olarak tanımlayabiliriz.

Teknik anlamda da inanılmaz keyifli bir film. Gerçeklerden kaçınılmasının imkansızlığı bir tutulma sahnesi olarak metaforlaşıp, filme de adını vermiş. Güney Amerika’nın en büyük oyuncularından Dario Grandinetti, avukat; Alfredo Castro ise dedektif rolünde izliyoruz. İstanbul Film Festivali’nde gösterime girdiğinde filme gelen izleyici kitlesinin
büyük bir çoğunluğu hukukçuydu. Kesinlikle izlenmesi, üzerinde düşünülmesi, konuşulması
gereken bir film. Bu nedenle izlemenizi şiddetle öneriyorum, şimdiden iyi seyirler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here