Ayrılık hakkında tonlarca film izlemişsinizdir. Kız ile erkek aşık olur, ilişkileri bir şekilde sona erer lakin filmin sonunda tekrar barışırlar ve sonsuza dek mutlu mesut yaşarlar. Lakin hayat her zaman böyle değildir, hatta neredeyse hiçbir zaman değildir. Pembe bir toz bulutudur bu filmler. Üzgünüm ama, genelde bir ilişki bitince biter. Realite budur. İşte sizlere bu içeriğimde sizlere hayatın ve aşkın gerçek yüzünü gösteren bir filmden bahsedeceğim. Kendi deyimi ile bir aşk hikayesi olmayan ve aşkı anlatan bir film olan (500) Days of Summer, benim izlediğim en iyi ayrılık filmi. Neden mi? Basitçe; aşka dair evreleri klasik akıştan kurtarıp, doğrusal olmayan gerçekçi bir şekilde sunduğu için. Yani anlayacağınız, ayakları yere basan bir “romantik” film vadettiği için.

Genel olarak ayrılık filmlerinin gerçek hayatla en çok örtüştüğü film bu bence. İzlerken kendi yaşamınızdan kesitler bulmanız çok mümkün. Film aşkı gerçekten farklı bir pencereden anlatıyor. Odağında genellikle görmeye alıştığımız birbiri için doğru kişi olan iki insanı ve herkesin yaşamak isteyeceği türden dillere destan bir aşkı almıyor. Onun yerine, bir ayrılığı ve akabinde tekrar ayağa kalkma serüvenini sunuyor bizlere.

Yukarıda dediğim duruma elbet bir romantik filmde rastlamışsınızdır. Genellikle birbirlerine aşık olan çiftimiz bir şekilde ayrılır, bir süre ayrı kalırlar, sonra filmin son 20 dakikası içinde mucizevi bir şekilde birleşirler (ve genelde evlenirler.) Hayatın içinden olmayan bu filmler, izleyicisine umutta verse, bunun gerçekçi olmadığını şimdiye kadar anlamış olmanız gerekir. Oysa 500 Days of Summer, tüm bu aşk filmlerine baş kaldırıyor ve sonunda asıl oğlanla asıl kızı birleştirmiyor. Hikayemizin kahramanları Summer ile Tom filmin sonunda ayrı yollara ilerliyor. Ayrı hayatlar yaşıyorlar. Bu açıdan gerçekliği bir tokat gibi yüzümüze vuruyor. Zira bizler her ne kadar bu sevimli ikilinin bir araya gelmesini istesek de, hayat onlara izin vermiyor.

Bu filme hayran olmamdaki bir diğer nokta ise, filmin sonu. Summer ile olan ilişkisi yürümeyen Tom, uzunca bir süre depresyonda kalıyor. Sonra bir gün yataktan çıkmayı başarıyor. Böylece Tom’un üzerindeki kara bulutlar dağılıyor, hayatta ne yapmak istediğini fark ediyor ve bunu yapmak için çabalamaya başlıyor. Yani tekrar ayaklarının üzerinde doğruluyor. Yolda yürümeye tekrar başlayan Tom, bu uzun ayrılık acısı döneminden sonunda kurtuluyor. Bir iş görüşmesi için gittiği şirkette ise Autumn ile tanışıyor. Böylece bizlere aşkın sadece hayatta bir kez karşımıza çıkacak epik bir şey olmadığını, insanın isediği zaman mutluluğu başka biri ile de bulma ihtimalinin olduğunu hatırlatıyor. Autumn ile ilişkilerinin nasıl gittiğini bilemesek de, Summer’ın ruh eşi olduğuna inanan ve onunla olmazsa hayatına kimsenin giremeyeceğini düşünen Tom’un, Autumn’a şans vermesi bile bizlere yeteri kadar şey anlatıyor. Zira Summer için “Evrende beni mutlu edebilecek tek insanın o olduğunu biliyorum.” diyen Tom, ayrılığından sonra tekrar aşka bir şans daha vererek, bizlere hayatın devam ettiğini gösteriyor.

Bir diğer güzel nokta ise Summer’ın aşka ve evliliğe filmin başında karşı olmasına rağmen, sonunda biriyle evlenmiş olmasıdır (Evet, Tom için üzülüyoruz şu an). Bunun nesi güzel derseniz, aşka ve sevgiye kapalı olan bir insanın bile, ansızın hiç beklemediği bir anda aşık olabileceğini görmemizde yatıyor. Summer’ın kendisinin de dediği gibi (“Seninleyken asla emin olamadığım bir şeyi hissettim.”), o bunları sadece Tom ile istemiyor ve başka biriyle daha kısa süre birlikte olmasına rağmen, onunla evlenmeye karar veriyor. Bu da demek oluyor ki, kesin çizgilerimiz olmamalı hayatta. Ve herkesin karşısına günün birinde bir Tom ya da Summer çıkabileceğini, hatta o karakterlerin ruh haline bürünebileceği hissini de veriyor.

Film, diğer açıdan ilişkilerde bir tarafın diğerini, onunla eşdeğer sevmeyebileceğini ve bundan dolayı ilişkilerin yıpranabileceğini de bizlere hatırlatıyor. Üstelik bunun için bir aldatma, ölüm, sınıf farklılıkları gibi durumların da şart olmadığını gösteriyor. Bazen insanlar sadece ilişkide farklı konumlarda olabilir ve bu nedenle ilişkiler yıpranabilir. Filmde, Summer gerçek aşkı Tom’la yaşayamayacağını düşünüyor. Zaten bu yüzden The Graduate filmini izledikten sonra Tom tepkisizken, Summer filmden ağlayarak çıkıyor. The Graduate’de çok büyük bir duruma rağmen aşkından vazgeçmeyen karakterlerin hikayesini anlatılıyor. Summer, böyle bir gerçek aşkı bulamayacağını düşündüğü için ağlıyor. Oysa Tom için zaten gerçek aşkı Summer. Ne yazık ki Tom’un sevgisine Summer aynı derecede karşılık veremiyor.

Filmin en beğenilen yerlerinden Hayaller/Gerçekte olan kısım ise gerçekten bir şaheser niteliği taşıyor. Zira insanın kafasında kurdukları ile realitenin farklı olabileceğini en bariz bu sahne gösteriyor bizlere.

Bir ayrılığın akabinde izlenebilecek bence en doğru film bu. Zira diğer filmler size belki de hiç gerçekleşmeyecek bir ütopyanın hayalini kurdururken, (500) Days of Summer size iyileşmenin kaçınılmaz bir çare olduğunu anlatıyor. Bu nedenle de türevlerinden ayrılıyor.

Tüm bu öğreticiliğiyle (500) Days of Summer finalde izleyiciye, engelleri aşıp birlikte olan bir çiftin ütopikliğini vermektense, ayrı yollar çizen iki karakterin gelişme hikayesini sunuyor. Bu yüzden en başta da söylediğim gibi “Bu bir aşk hikayesi değil, aşkla ilgili bir hikaye.” Bu nedenle herkesin bu filmi izlemesini istiyorum. Şimdiye kadar yapılmış en iyi ayrılık filmi olabilir, tabii ki ütopyalara inanmak istemiyorsanız. Romantik filmlere karşı olan ön yargınızı bu filmle kıracağınıza inanıyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here