Barok sanatının kuşkusuz en önemli isimlerden Peter Paul Rubens, kendisinden sonraki birçok ressama harika bir alan yaratmıştı. Etkisinin ne derecede tartışılamaz olduğu, portrelerin ustası Anthony van Dyck’in, aslında onun atölyesinden çıkan bir öğrenci olmasından bile anlaşılabiliyordu. Rubens, detaycılığı ve inanılmaz çalışma azmi ile resimlere yeni bir boyut kazandırmıştı.

Katoliklikten Prostestanlığa geçen bir ailenin çocuğu olması, 23 yaşında İtalya’ya gitmesi, Tiziano’dan, Caravaggio’dan, ve daha nice İtalyan ressamdan aldığı ilham ile şekillenen Rubens, kısacası resimlerinin içinde yaşayabildiğiniz birisi aslında. Rubens’in öğrendiği her şeyi, yaşadığı tüm gelişimi resimlerinde deneyimleyebiliyorsunuz, ve size de o öğrenme deneyimini yaşatıyor. Rubens, portre çizimindeki başarısını, kalabalık, dini ve mitolojik imgelerle dolu resimlerle, taçlandırmıştır.

Rubens’in İtalya’da aldığı eğitimin ve Yunan/Roma mitolojisinin onun üzerinde yarattığı etkiyi ise, bu yazıda Rubens’in çok sevdiği dostları olan satirler aracılığı ile konuşacağız.

Yunan mitolojisinde “satir“, Roma mitolojisinde ise “faun” olarak geçen yaratıkların, yarı insan, yarı keçi bir şekle sahip olduğu söylenir. Boynuzları ve sivri, uzun kulakları haricinde belden üstünde insanüstü bir özellik farkedilmese de, belden aşağısı bir tekeden farksızdır ve uzun bir kuyruğu vardır. Yaşlandıklarında “silenos” ismini alırlar. Hatta söylentiye göre Dionysos’u büyüten, ona şarap yapmayı öğreten bile bir Silenos’tur.

Dionysos’un yanındaki Silenos bilgedir, ve Dionysos ile birlikteliği haz ve bilgi arasındaki kutsal gücü simgeler aynı zamanda. Dionysos’un yanındaki Silenos’un hikayesine, ki bence adını ilk taşıyan varlıklardan biri olması sebebiyle büyük harfle yazılmayı hak ediyor, yazının sonuna geldiğimizde tekrardan döneceğiz.

Rubens’in satirlerini ve onları bu kadar çok kullanma sebebini incelemeye “A Satyr Holding a Basket of Grapes and Quinces with a Nymph” eserinden başlayalım.

Üzüm ve ayvalarla dolup taşan bir sepeti tutan satir, satirlerin dost türlerinden olan bir nemf tarafından izleniyor. Nemf’ler normalde uzun yaşadıkları halde güzel kalmaya devam ederler, bunun sebebi ise hem su perisi olmalarından, hem de ambrosia, yani tanrıların besini ile beslenmelerinden kaynaklı olduğu söylenir. Ancak bu resimde, nemf de, satir de gayet insansı özelliklere sahip. Satirin kafasındaki sarmaşığın dallarının boynuzunu kamufle edecek bir renge sahip olması, ve yapraklarının da sivri ve uzun kulaklarını gizlemeye çalışması, doğanın aslında insanüstü ve insansı özellikleri ayıran çizginin ta kendisi olduğunu gösterir, ve bu imgeleme karanlık hava ile birleşince, aynı zamanda satirin keçi benzeri bacaklarını da farkedilmesi zor hale getirir.

Nemf ve satirin bu durumlar haricinde sahip oldukları her şey, gayet doğal bir enstantane yaratmaktadır, ancak satirin bu karanlık, ve “bilinmez” olarak yorumlanabilecek atmosferde, üstünde bir şey olmadan durması, aslında satirin bir insan olmadığı yönünde bilinçaltına verilmiş bir ipucudur. Çıplak, yani korunmasız bir şekilde durmaktadır, ancak hiçbir şeyden çekinmiyordur hem gücü, hem de sarhoşluğu sayesinde.

Satir doğanın gizemlerinden ve esrarengizliğinden korkmaz, çünkü o doğanın kuvvetli bir parçasıdır, insanın ve hayvanın kesişim noktasıdır. Bu korkusuzluk ise resmi yorumlamak isteyenlere verilen ve resimde en dikkat çeken noktalardan biri olan, bir diğer ipucu ile de desteklenir: Yüz ifadeleri.

Satirin yüz ifadesi, kırmızı yanak ve burnundan anlaşılacağı üzere sarhoşluk taşıdığı gibi, insansı duruşunun farkında olması sebebiyle “kurnaz” bir ruh hali içerisindedir, ve durumdan keyif hoşnuttur, keza nemf de masum bir ifadeye sahip değildir, adeta ikisi de bir fotoğrafçı tarafından insan sanılıp fotoğraf çekilecektir ve buna gülünç bir şekilde poz vermektedirler. Satirin direkt olarak “kameraya” bakışı ise, kaçınılamaz bir göz kontağı yaratmaktadır.

Satirin tırnaklarının altındaki kahverengi ve siyah lekeler, tüm bu sepeti kendi emekleriyle topladığı meyvelerle doldurduğunu anlatır. Bu resimdeki nemf ve satir, Rubens’i bile insan olduklarına inandırmıştır.

“Two Satyrs” adlı eserinde de satir birebir aynı bakışa sahiptir. Üzerindeki aslında oldukça işlenmemiştir ve yabanidir, hayvanın pençesi ise resme sızmış durumdadır. Bu pençe, satirin aynı zamanda boynuzları ve kulakları gibi gizlemeye çalıştığı vahşiliğini sembolize eder.

Arkadaki figürün oldukça susamış bir şekilde, elindeki tastan dökerek bir şeyler içmesi o kadar doğaldır ve öndeki satirimiz bu durumdan yine o kadar memnundur ki, bir insanı sarhoş ettiğini sanarız, ancak resmin isminin bize 2 satir içerdiğini belirtmesi, gördüklerimizden biraz daha şüphe etmemizi söyler aslında.

Öndeki satiri 2 resimdir, aynı güçte ve sinsilikte gördüğümüz için onun satir olduğu kanısındaki fikrimiz değişmeyecek olsa da, arkadaki satir her anlamda çok iyi saklanmış durumda. Hem çok daha bariz bir figürün arkasında durarak gizlenmiş, ki bu sayede satir olduğunuza dair hiçbir iz yakalayamıyoruz (sivri kulaklarını öndeki satir sebebiyle göremememiz gibi), hem de gayet insansı özelliklere sahip bir şekilde davranıyor.

Tabii ki sanat da, bilinçaltı da yoruma açıktır. Bize bu kadar net bir şekilde bu resimde 2 satir olduğuna dair bilgi verilmesi yine bir anlam katma çeşidi olabilir. 2 resimde de bu varlıkların bu kadar net bir şekilde bize tanımlanması, ya bizim göremediklerimizi bir sanatçının görebilmesidir, ya da bir sanatçının normal şeyleri aykırı görmesidir.

Rubens’in İsa üzerine çalışmalarının haricinde, İbrahimi dinlerden önceki düzen sayılabilecek mitolojiler üzerine bu kadar kesin çalışmalar yapması ve anlamlar yüklemesi, bir mitoloji ve din bağdaştırmasıdır aslında. Tabii ki bu bağdaştırma, kesinliğe hiçbir zaman kavuşamayacak, Rubens’in bize bıraktığı bir soru işareti olarak kalacak. Cevapsız kalması ile de, Rubens’in sanatı hiçbir dönem değerini kaybetmeyecek, çünkü insanlar ya bir şeyin cevabını alana kadar ona bağlı kalır, ya da daha büyük sorular bulana kadar.

Silenos diyorduk. En yaşlı satir Silenos’un, Dionysos’un sarhoş yandaşı olmadan çok önce, Frigya’da su tanrısı olarak tanındığı söylenir. Tanrılar Olimpos’a çekildikten sonra ise Dionysos’un yanındaki bilge kişilik rolünü üstlenir. Silenos, ne üzücüdür ki, bu rolüyle beraber, birçoğumuzun bildiği bir hikayede de bulunur.

Zavallı Silenos yine sarhoş olur, Dionysos ve takipçileri, sızmış olan Silenos’u unutup yoluna devam eder. Askerler bu garip görünümlü yaratığı alır, ve kralları Midas’a götürür. Kral Midas bu bilge yaratığı tanır, ve onu güzel bir şekilde ağırlar, ondan bir şeyler öğrenmek ister.

Midas,İnsan için en iyi şey nedir?” diye sorar, SilenosDoğmamak!” diye cevap verir.
Midas hemen ardından “İkinci en iyi şey nedir?” diye sorar.
Silenos,Mümkün olduğunca çabuk ölmek!” der. Silenos, Midas’ın 10 gün boyunca misafiri olarak kalır.

Dionysos ve takipçileri, Silenos’un unutulduğu yerde görülünce, Silenos, Dionysos’a geri teslim edilir. Dionysos bu durumdan hoşnuttur, Kral Midas’ın bir dileğini yerine getireceğini söyler. Kral Midas, dokunduğu her şeyin altın olmasını ister. Dileği gerçekleşir, ancak Kral Midas yemek bile yiyemez hale gelir. Dionysos’tan af dilemek zorunda kalır, ondan aldığı öğüt ile ellerini nehirde yıkar ve iyileşir.

Silenos mu? Dionysos’un yanındaki bir içkici olmaya devam eder. Bir zamanların Frigya su tanrısı olan Silenos, Dionysos’un yardımcılığından da yıllar sonra, keçi ayakları, sakalları, boynuzları, şehvete ve içkiye düşkünlüğüyle, Şeytan’ı resmetmekte kullanılan figürlerden biri olacaktır, bilgeliği de ismi gibi unutulup gidecektir. 

Çünkü insanlar daha büyük sorular bulana kadar bağlı kalır. 

Yazarın Notu: Silenos’un bulunduğu, ve daha sonrasında Dionysos ve takipçilerinin tekrar görüldüğü yer İzmir’de yer alan Bozdağlar. Kral Midas’ın yıkandığı yer Bozdağlar’daki Sart Çayı. Sart Çayı’na ismini veren Sardes ise, Sart Çayı ve Gediz Nehri’nden çıkarılan altınlar ile zenginleşen ve tarihte parayı ile bulan uygarlık olan Lidya’nın başkentiydi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here