2003 yılında “En İyi Kısa Metraj Animasyon Filmi” dalında Oscar Ödülü kazandıktan sonra yapımı tam beş yıl süren Mary and Max, bence hak ettiği değeri göremeyen yapımlardan biri. Özellikle tamamen yaşanmış bir olayın yer yer güldüren, yer yer hüzünlendiren ama genellikle düşündüren hikayesinin Adam Elliot’ın kendinden ne kadar çok şey kattığı düşünüldüğünde. Çekimleri 13 ay süren ve her hafta yalnızca iki buçuk dakikası kaydedilen bu efsane film, stop-motion tekniğinin en nadide örneklerinden biri kesinlikle. Açıkçası filmin hikayesinden mi, yoksa çekimleri için harcanan o olağanüstü emekten mi bahsetmek istiyorum emin değilim. Fakat bir yerden başlamak lazım. Zira bu film, animasyon alanına sınıf atlatan, animasyonları çocuklar için olmaktan çıkaran filmlerden biri ve kesinlikle üzerinde konuşulmayı hak ediyor.

Yazarın Notu: Spoiler nedeni ile yazının buradan sonrasından sorumluluk kabul etmiyorum.

Elimizde gerçek bir hikaye var: “Based on a true story”  Bir hikaye. Ama gerçek bir hikaye. Yaşananlardan hikayeye dönüşmüş, hikaye olarak anlatılabilecek bir hikaye. Öncelikle bunu hatırlatmak istiyorum sizlere.

Yalnızlıktan muzdarip; Mary isimli 8 yaşında bir kız çocuğu ile, 44 yaşında Asperger sendromlu Max’in, yani iki mektup arkadaşının hikayesini anlatan filmin her ne kadar bir komedi filmi olduğu iddia edilse de, ben bu filmin çocuk filmi olduğunu düşünmüyorum. İşlediği konular bir yana, insanın içine oturan replikleri bir yana, bu filmin havası bile insana hayatı düşündürmeye yetiyor. Bence filmden gerçek anlamda zevk almanız için, bu filmi anlayabilecek yaşta olmanız gerekiyor.

Mary ve Max, birbirlerine yazdıkları mektuplarıyla birlikte yalnızlıklarını ve içlerinde birikmiş sevgiyi de paylaşan ve birbirlerinden kopamaz hale gelen iki insan. Mary ve Max, muhteşem bir dostluğun hikayesi. Birbirini hiç görmeden seneler boyunca mektuplaşan ve o mektuplarla bambaşka hayatlarda nefes alan iki farklı insanın hayatlarının macerası. Daktiloya bırakılan bir küçük not, biraz umut, ama bolca gözyaşının hikayesi…

Her iki karakter de o kadar gerçek ki, o kadar hayatın içinden yazılmış ki, Max’in dökemediği gözyaşlarını biz döküyoruz. Bu yüzden “Tears for Max” sahnesi çok kıymetli, o sahnedeki şişe sadece Mary’nin değil, bizlerin de gözyaşlarımızı kapsıyor. Bu sahnede her ne kadar Max’in öldüğünü görsek de, aynı zamanda Max’in, Mary’nin zihninde, onun kalbinde, onun mektuplarında yaşamaya devam edeceğini de görüyoruz… Sevginin nasıl bir his olduğunu öğrenerek Max’in öldüğünü görüyoruz.

Bu bir dostluk hikayesi demiştim size. Lakin toz pembe bir hikaye değil bu. Evet, filmin sonunda Max o duvara bakarken ölüyor, ama Mary de onun sayesinde intihar etmekten vazgeçiyor. Belki ritüelleri bize garip geliyor, belki bunca sene birbirlerini hiç görmemiş olmalarını yadırgıyoruz ama, ama finalde öyle bir sahneyle düğüm düğüm ediyorlar ki boğazımızı, o iki repliği bizler de tekrarlıyorsunuz içimizden defalarca: “Sen benim en iyi arkadaşımsın. Sen benim tek arkadaşımsın.”

Adam Elliot, hem verdiği subliminal mesajlarla, hem de karakterlerin geçmişleri ve gelecekleriyle dünya düzeni ve insan kavramı üzerine muhteşem dokundurmalar yapıyor. Doksan dakika boyunca, harikulade müzikler eşliğinde bugüne kadar iki elin parmağının sayısını geçemeyen canlı aksiyon filmlerinin başaramadığı şeyi başararak, her dakikasında seyirciyi düşünmeye mecbur bırakıyor.

Bu filmi izlemediyseniz çok geç kalmışınız demektir. Zira bu filmi izlemeden yaşamak, bir duygunuzun eksik olması demektir. Bunu izledikten sonra anlayacağınıza eminim. Adam Elliot’un tedirgin ruhlara armağanı olan bu filmi, suratınızda anlamsız bir tebessüm, gözünüzün birinden akan iki damla yaşla bitireceğinizi garanti ederim. Yazımı filmden bir replikle bitirmek istiyorum izninizle…

“Seni affetmemin sebebi kusursuz olmayışın. Hataların var, benim de öyle. Bütün insanların hataları var. Hatta şu apartmanımın dışındaki çöp atan adamın bile. Gençken, kendimden başka herhangi birisi olmak isterdim. Dr. Bernard Hazelhof’a göre, eğer bir ıssız adada olsaymışım o zaman kendime ve çevremdekilere alışmak zorunda kalırmışım. Sadece ben ve hindistan cevizleri olurmuş. Demişti ki, kendim bütün kusurlarımla kabul etmeliymişim. Bu kusurlarımızı kendimizi seçemeyiz. Onlar bizim birer parçamız ve onlarla beraber yaşamak zorundayız. Diğer taraftansa arkadaşlarımızı seçebiliyoruz ve sen seçtiğim için çok memnunum. Ayrıca Dr. Bernard Hazelhof demişti ki herkesin hayatı uzun bir yürüyüş yoluna benzer. Bazıları düzenli taşlarla döşenmiştir. Diğerleri, yani benimki gibilerse çatlaklarla, muz kabuklarıyla ve sigara izmaritleriyle doludur. Senin hayat yolun da bana benziyor ancak muhtemelen benimki kadar bozuk olmayacaktır. Umarım ki, bir gün yollarımız kesişir ve bir kutu şekerli yoğurdu paylaşabiliriz. Sen benim en iyi arkadaşımsın. Sen benim tek arkadaşımsın.”

Öyle. Arkadaşlar affeder. Bir insanın sevgisini en çok gösterebileceği durumlardan biri bu sanırım: Affetmek. Affetmek zordur, karşısındakini sevdiği ölçüde affedebilir insan. Karşısındakini sevdiği ölçüde yalnız kalmaz.

Beyinden gülümsemek ile beni benden almıştır bu animasyon. İnsanın gözleri güler, dudakları güler de beyni… Çok ince ve özel bir ayrıntı olmuş.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here