Baktım ki sitede Sekiro: Shadows Die Twice incelemesi yok, boş durur muyum… Hemen Haziran ayında oynadığım bu oyunun yazısını yazayım dedim.

Sekiro çok iyi bir oyun. Evet, From Software yapmış yapacağını yine ve senenin sonunda “en iyi” diye nitelendirebileceğimiz bir oyun yapmış. Durun sakin olun bu giriş bölümü olmazsa olmazım. Oyunun inciğini cinciğini daha sonra inceleyeceğiz. From Software aslında köklü bir firma. Yaptığı oyunları eski dönemlerden sadece “hardcore” adı verdiğimiz oyuncu kitlesi hatırlar; Tenchu serisi, King’s Field serisi, Lost Kingdoms oyunu bunlardan bazıları. Ama From Software’ı From Software yapan başlıca oyunlar Souls oyunlarıdır. Demon Souls ile başlayıp Dark Souls ile devam edip ve Bloodborne ile en yüksek çıtaya ulaşmıştır. Daha sonradan bir sürü Souls benzeri oyunun çıkması ile “souls-like” türü hayatımıza girdi. Sekiro’nun hikayesini sizlere şöyle açıklamaya çalışayım. Evet, çalışacağım çünkü Souls oyunları hikayesini en ön planda tutmaz. Bizlere ana odağı verir daha sonradan oyunda bulunan NPC’ler, silahlar, mekanlar, eşyalar ile hikayeyi bizim oluşturmanızı ister. Ve evet, Sekiro bu konuda biraz ilerlemiş olabilir ama Bloodborne bile 2 kez oynayınca hikayesini kafamızda daha iyi oluşturuyorduk.

Hikayemiz Japonya’nın 1500’lü yılların sonundaki Sengoku dönemini mercek altına alıyor. Bu iç savaşta usta bir kılıç ustası olan Isshin Ashina ordusu ile birlikte diyare bir darbe yapar ve bölgeyi ele geçirir. O sırada savaştan bunalmış bir çocuğu “Owl (Baykuş)” isimli usta bir Shinobi evlatlık edinir. Babası tarafından Kurt olarak adlandırılan bu çocuk, büyüyene kadar zorlu bir eğitimden geçtikten sonra Shinobi olup ilk görevini alır.

Kuro kadim bir aileden gelen son üye. Kuro’ya bu diyarda Kutsal Varis deniliyor. Yaşanan savaştan 20 yıl sonra Usta Kılıç Ustası Isshin Ashina’nın yerine devralmak isteyen Genichiro Ashina, Kuro’nun kanıyla birlikte ordusunu eski günlerine döndürmek istiyor ve bununla birlikte Kuro’yu rehin alıyor. Kurt (Sekiro), Kuro’yu kurtarmak için Genichiro Ashina ile düelloya giriyor. Girdiği düellodan hem yenilen, hem de bir kolunu kaybeden Kurt (Sekiro), tekrar gözlerini açtığında kaybettiği kolun yerine protez bir kol takıldığını görüyor. Her şeyi anladıktan sonra, lordunu kurtarmak için yolculuğa başlıyor.
Bir kere şunu söyleyeyim. Düelloya girdiğinizde direk ölün, çünkü yenseniz dahi o kol gidecek boşuna uğraşırsınız. Ha ben yaşadım onun için söylüyorum.

Oyunun hikayesi gayet düzgün gelebilir fakat oyunu oynarken bu o kadar (Serinin hardcore hayranlarına lafım yok tabii, herifler inciğini cinciğini araştırıp hikayenin ipuçlarını takip edip adeta bir yapboz gibi tamamlıyorlar) umrunuzda olmuyor ki… Hemen oyunun en iyi yaptığı şey olan oynanışa geçelim. Oyunu yaklaşık 2 aydır oynamıyorum ama düşündükçe o mekaniklerin düzgünlüğü, katanamız ile düşmanlara vurduğumuzda o vuruş hissiyatının tatminliği gözümün önüne geliyor… Sanırım yaz tatilinde bir kez daha bitireceğim. Oynanış temelde Souls ile aynı, fakat eklenen tonla yenilik var. Zıplamak başta olmak üzere; halat ile tırmanmak, çok çok daha hızlı bir oynanış gibi gibi. Oyunun kontrolleri Bloodborne’a kıyasla daha rahat ve akıcı geldi. (Dualshock 4’ü baz alarak) R1 tuşuna basarak hafif saldırı, basılı tutarak ağır saldırı, L1 tuşuna basarak savunma, R2 tuşu ile protez kolumuzda bulunan materyalleri kullanabiliyoruz. Oyun boyunca benim kılıç kullanmaktan sonraki en sevdiğim şey bu özellikleri kullanmak oldu. Bu materyaller oyun boyunca geliştikçe; düşmanlarda büyük bir sersemlik yaratan Fire-crecker, düşmanlara büyük bir damage veren balta, şapka gibi görünen bir kalkan, düşmanların staminasını hızlıca bitiren Shirukenler olabiliyor. Bunlarda da çeşitlilik bol. Kısaca bu oyun mekaniksel olarak yenilikler vadediyor fakat eski Souls oyunları gibi farklı zırhlar, ekipmanlar, silahlar deniyerek çeşitlilik sağlamıyor. Artık bilin ki, oyunda bir boss savaşından mağlup ayrıldıysanız, bu sizin oynayışınızdan kaynaklanıyor.

Hazır boss savaşlarından bahsettik, değinelim o halde… Dark Souls oyunlarında ve Bloodborne’da bosslar genel olarak bizden büyük org, devasa yaratıklar, insan benzeri gibi gibi değişiklik gösterebiliyordu. Bu oyunda, birkaç boss hariç düello dediğimiz kavrama tam uyacak harika boss savaşları var. Bosslar artık genel olarak bizim boylarımızda ve düello hissiyatını çok güzel alıyoruz. Hele oyunun son boss’u gerçekten çok epik. Oyun boss konusunda çeşitlilik gösteriyor. Düşmanlar kocaman bir goril, devasa bir yaratık, tepenizden bir an olsun ayrılmayan inatçı bir boğa gibi değişiklik gösterebiliyor. Ve bu bossların ve karakterlerin tasarımları da iyi. Her ne kadar Sekiro’nun boss savaşları harika olsa da opsiyonel olan bazı düşmanlar kendini tekrar edebiliyor. Mesela Headless boss’ları… Ama ben bu oyunu seviyorsam şu nedendendir: DİKEN ÜSTÜNDE GEÇEN ZORLU BİR BOSS SAVAŞINI GEÇTİKTEN SONRAKİ TATMİN HİSSİYATI.

Sekiro’nun dünyası keşfe açık, ve ben sıkça kendimi bölgeleri dolaşırken buldum. Her an her yerden bir yan boss çıkabilir.

Sekiro, atmosfer olarak Bloodborne’un eline su dökemese de, gördüğüm en iyi atmosfere sahip oyunlardan. Müzikleri de bunu destekler nitelikte. Fakat müzikler çok mu aynı? Atmosfer kısaca o bölgeyi harika yansıtıyor. Fakat grafikler için çok iyi şeyler söyleyemeyeceğim. 2015 yılında çıkan Bloodborne bile daha iyi gözükmüyor muydu sanki?

SEKIRO: Shadows Die Twice gerçekten harika bir oyun. 2019 da çıkan fakat oynayamadığım birçok oyun var. Bir sürpriz olmazsa muhtemelen yılın oyunu olacak benim için. Elden Ring’i merakla bekliyorum diyerek aranızdan ayrılıyorum ve benim SEKIRO: Shadows Die Twice’a puanım:92/100

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here