Yazı spoiler içerir…

Güneş doğuyor, buğulu bir havada, çimenlerin üzerinde bir kurt ile bir geyik duruyor. Yakan güneş, taze avın kokusu, çimenlerin hışırtısı, atların ayak sesleri ve silahların gürültülü patlamaları. Red Dead Redemption 2.

Bir oyun oynuyormuş hissini beynimden silip, beni resmen vahşi batının ortasına, yetenekli bir kovboy olarak bırakıyor Red Dead Redemption 2 her seferinde. Geç kalmış bir inceleme olacak belki ama biliyorsunuz ki, ‘geç olsun güç olmasın’ diye bir atasözümüz vardır bizim. Zaten merak etmeyin bir incelemeden çok, bir aşk mektubu olacak bu yazı.

Karlı dağlarda başlayan maceranın daha ilk dakikalarında çok fazla sevdiğim başka bir şeye, bir filme, çok benzer bir atmosferle karşılıyor RDR2 beni. Hateful Eight filminin resmen içerisindeymişcesine bir temayla daha ilk dakikadan beni avucunun içine alıyor ve günler süren bu heyecan, kahkaha, dostluk, ihanet, öfke ve hüzün dolu maceradan çıkmamı engelliyor. Oyunun atmosferi öylesine kuvvetli ki, bazen kendimi saatlerce oyunun başında oturup, hikayede hiç ilerlememişken buluyorum. Saatlerce, dağlarda atımla gezip, oraya buraya kamp kurup sadece avlanıyorum. Oyunun atmosferi o kadar gerçekçi hissettiriyor ki, aslında herhangi bir açlık veya uykusuzluk barı olmamasına rağmen, zaman zaman kendimi, kurduğum kamplarda kahve demleyip, et pişirip, dinlenirken buluyorum.

Bu kadar kuvvetli bir atmosfer yaratarak, beni açık dünya içerisinde, oraya aitmiş gibi hissettirecek, oyunun sunduğu bu ekstra mekanikleri kullanmamı sağlarken bir yandan da yazılan muhteşem senaryosu ve karakterleriyle, senaryonun içine çekmeyi başarıyor RDR2.

Başlarda, Dutch’a körü körüne sadık olan Arthur’un, Dutch kendini kaybettikçe, ona olan sadakatinin zedelenmesi ve en sonunda yok olmasına, yaşadığı hayatın aslında yanlış bir hayat olduğunu fark etmesine, acı verdiği insanların da bir hayatları olduğunu fark etmesine ve ‘kurtuluşuna‘ tanık oluyoruz yol boyunca.

Bankalar ve at arabaları soyan ve birilerini gözünü kırpmadan öldüren birisi gibi geliyor belki de bakıldığında Arthur Morgan fakat eğer oyunda öldürdüğünüz avların derilerini toplamayıp, onları öylece çürütmek için bırakırsanız. Yani sadece zevk için öldürürseniz, Arthur, kampta Mary-Beth ile konuştuğunda, kötü hissettiğini, bazen sebepsizce hayvanları öldürdüğünü fakat bunu yaptığı için pişman olduğunu anlatıp, aslında içten içe iyi bir insan olduğunu gösteriyor bizlere. Tabi ki, sadece bu pişmanlığı yüzünden iyi birisi olduğunu söyleyemeyiz Arthur’un ki kendisi de asla iyi birisi olduğunu kabul edemiyor. Arthur Morgan, yanlış yerde, yanlış kararlar vermiş, kötü adam olmak zorunda kalmış fakat içindeki iyi adamı asla öldürmemiş birisi. Arthur Morgan, kendi içindeki iyi adamın bir hayaleti.

We’re more ghosts than people…

Öte yandan, gerçek bir kötü adam arıyorsanız, Micah Bell, her ekranda gözüktüğünde içimde bir nefret fırtınasına sebep olan, iki yüzlü ve onursuz bir adam. Micah o kadar başarılı yazılmış ki, Game of Thrones dizisinde, izleyicilerin çoğunun nefretini kazanan Joffrey karakteri gibi bir başarı sergiliyor nefretleri üzerine çekme konusunda. Daha oyunun ilk sahnelerinde, masum bir kadını (Sadie Adler) taciz etmeye çalışırken, bütün ekibin, fırtınadan kurtulmasını sağlayacak olan dağ evini ateşe veriyor ve bizlere, Arthur’un ondan neden tiksindiğini anlamamız için yeterli bilgiyi sağlıyor.

Çetenin lideri olan Dutch Van Der Linde ise başlarda, liderlik vasfı ve karizması ile herkesi büyüleyen ve bütün çetenin iyiliğini düşünen birisiymiş gibi gözükürken, hikaye ilerledikçe, gözünü para ve başarı hırsı bürümüş, kendi ahlak kodlarını bile hiçe sayan bir psikopata dönüşüyor. Çocukluğundan beri Arthur’a babalık yapmış olan Dutch, ona her zaman, intikamın kötü ve aptalca bir şey olduğunu öğretmesine ve söylemesine rağmen, hikaye ilerledikçe, Dutch’ın intikam arzusu ile yanıp tutuşan birisine dönüşmesini izliyoruz.

Her neyse, karakter tanıtımlarını geçelim şimdi. Dediğim gibi, bu bir inceleme yazısı değil.

Arthur, gözümde hep onurlu birisi olarak kaldı. Bu yüzden onu sürekli saçı, sakalı kısa, temiz kıyafetler giyen ve fit birisi olarak tutmaya çalıştım. Rhodes yollarında at sürerken, bir anda kanlı bir şekilde öksürmeye başlayıp, atından inip, yere düştüğünde bir anda neler olduğunu anlayamadım. Biliyordum, ilk oyunda Arthur yoktu. Bu onun öleceği anlamına geliyordu neredeyse fakat oyunun ortasında öldürmezlerdi değil mi Arthur’u? Bu kadar cüretkar bir hareket yapmış olabilir miydi Rockstar?

Hayır. Ölmemişti Arthur. Fakat bir vatandaş tarafından doktorun ofisine götürülüyordu. Ben yürütüyordum onu fakat beynim hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Doktorun ofisindeki koltuğa oturdu Arthur, doktorun sorularına her zamanki sarkastikliğiyle cevaplar vermeye devam ediyordu. Ağzının kenarında kanlar iz bırakmış, ten rengi solmuş ve gözleri kan çanağına dönmüştü. Doktor, Arthur’u tedavi ettikten sonra, hiçbir şey söylemeden lavoboya gidip elini yıkadığında fark ettim bunun basit bir ara sahne olmadığını; “üzgünüm evlat, sende verem var, bayağı lanet bir şeydir” dedi doktor… Arthur’un suratındaki çaresiz bakışı kendi suratımdaki çaresiz bakışla izliyordum sadece. Günümüzde neredeyse hiçbir tehlike arz etmeyen verem (tüberküloz), o dönemde tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktı.

Bu olaydan sonra, Arthur’un vücudu hep zayıf, suratı hep soluk ve gözleri hep kanlı kaldı. Öleceğini anladıktan sonra bir karakteri yönetmenin bu kadar zor olduğunu asla tahmin edemezdim. Bu zorluk, oynanış açısından değil yalnız, yanlış anlamayın. Daha çok, duygusal açıdan bir zorluk. Her ara sahnede, öleceğini bilen birisini dinlemek, ölümüne doğru at süren bir adamın cesaretine ve ‘kurtuluşuna’ tanık olmak gerçekten hem mükemmel, hem zor, hem de fazlasıyla yıkıcı bir deneyimdi.

Teşekkürler Rockstar Games. Teşekkürler Red Dead Redemption 2. Teşekkürler Arthur Morgan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here