“Since, my friend, you have revealed your
Deepest fear
I sentence you to be exposed before
Your peers
Tear down the wall!”

 – The Trial

Paranoya, güvensizlik, hayal kırıkları, hırs ve başarısızlıklardan doğan bir adamın, bizlere anlatmak istediği bir şeyden söz edeceğim sizlere bu yazımda değerli okurlar. Pink Floyd grubunun garip kafalı adamı, Roger Waters’ın bizlere bu koca albümle anlatmak istediği şeyi ve yardım çığlıklarına değineceğim.

The Wall bir metafordur evet. Fakat neyin metaforu ola ki bu koca bir albüm? Aslında, “The Trial” şarkısı bu sorunun cevabını çok iyi veriyor olsa da, albümdeki diğer şarkılar ve Roger Waters’ın hayatı bizlere tam cevabı vermeye çok fazla yaklaşıyor.

Nedir bu “Duvar”?

Duvarı bizler mi kurarız etrafımıza? Yoksa başkaları bizler için mi kurar? Peki başkaları kuruyorsa, bizleri korumak için mi yoksa bizleri dışarıda tutmak için mi kuruyorlar bu duvarı? Roger Waters’a göre; “bu duvarı herkes kuruyor kendi etrafına.” Kendisi temelini atıyor bu duvarın, korumacı bir aile duvara tuğlalar eklemeye devam ediyor. Kıskanç dostlar başka tuğlalar ekliyor bu duvara, nankör sevgililer başka tuğlalar, bencil öğretmenler başka tuğlalar, devletler başka tuğlalar. Sonunda ise duvar o kadar yüksek oluyor ki, temelini kendisi attığı bu duvarın arkasını görememeye başlıyor insan. Duvardan sıkılıyor bir süre sonra, içerinin boşluğu can yakmaya başlıyor ve özgür kalmak istiyor fakat duvar çoktan tırmanılmak için çok uzun bir hal almış oluyor. Kişi, kendini korumak için kurduğu bu duvarın içerisinde sıkışmış buluyor kendisini. Bir kurtuluş yokmuş hissi ile dolup taşıyor ve bu his güçlendikçe duvar daha da büyümeye devam ediyor. “Ne kadar denerse denesin, özgür kalamıyor ve solucanlar beynini yiyip bitiriyor.”

Aşırı korumacı bir ailede yetişen, başarısız bir evlilik geçirmiş, sevdiği dostlarını kaybetmiş ve henüz beş aylıkken babası ikinci dünya savaşında ölmüş birisi olarak, Roger; paranoyak ve dış dünyadan izole bir şekilde büyümüş birisiydi. Bu olaylar onu dış dünyanın baskılarına, kötülüklerine ve olumsuzluklarına karşı korunma amaçlı olarak “bir duvar örmeye” itmişti.

The Wall albümü ise tam olarak bu duvardan bahsediyor. Bundan bahsederken de bizlere Pink adlı bir karakterin hayatını anlatıyor bir yandan. Kendi etrafına kurduğu duvardan kurtulamayan ve kurtulmak istediğinden de asla tam olarak emin olamayan Pink’in.

(Bu yazım, bilgi değil, yorumdur. Bunu lütfen dikkate alın okurken.)

In The Flesh? 

Albümün başında yer alan bu şarkı, kimilerine göre bu albümün başlamasını sağlayan şarkıdır. Grubun Amerika’da verdikleri “Animals” turnesinin adı olarak geçiyor “In the flesh” ve bilindiği üzere Roger Waters bu turnedeyken hayranların davranışlarına katlanamayıp onların üstüne tükürmüştü. Şarkıda da, Pink’in bir hayrana kızdığını, soğuk gözlerinin ardını görmek için üzerindeki kılıfı tırnaklarıyla parçalaması gerektiğini söylediğini duyabiliyorum. Burada başlıyor albüm ve sonlara doğru buraya tekrar dönüyor, biz de yazımızda sonlara doğru döneceğiz buraya.

The Thin Ice

Ve Pink doğar. Arka planda bir bebeğin (muhtemelen Pink) ağlamasıyla açılan bu şarkıda, ya gelecekteki, daha deneyimli Pink ya da Roger Waters’ın bizzat kendisi, büyümekte olan Pink’e bir uyarıda bulunur. Şarkıda modern hayatın ince buzu derken belki de günümüzde çok daha kırılgan olan psikolojimizden belki de direkt olarak hayatın kendisinden bahsetmiştir. Pink’e, onu geriye çekecek olan, milyonlarca yaşlı göz olacağını söylemiş ve belki de ne yaparsa yapsın, birilerinin, bir şeylerden asla memnun olmayacağına bir uyarıda bulunmuştur konuşmayı yapan kişi. Hayat başlarda ne kadar huzur dolu gözükse de, büyüdükçe üzerinde kaydığımız ince buz, biz kaydıkça daha da incelerek çatlamaya başlıyordu belki de gerçekten.

Another Brick In The Wall: PT. 1

Burada, metaforun güçlendiğini görebiliyoruz. Beş aylıkken kendi babasını ikinci dünya savaşında kaybetmiş olan Roger Waters gibi, isyan ediyor Pink de bu şarkıda. Babasının, savaşta ölmüş olması, Pink’in temelini attığı duvara ilk tuğlaları yerleştiriyor. Aile albümünde bir fotoğraf dışında bir şey olmayan babası, Pink’in duvarında bir tuğlayla dönüşüyor ve bi tuğladan ibaret kalıyor.

The Happiest Days Of Our Lives

Bir öğretmenin, birisine sıraya girmesini, bağırarak söylemesiyle başlıyoruz şarkıya. Düzen isteyen bir öğretmenle başlıyor Pink okul hayatına. Düzen isteyen bir öğretmenin çok da kötü bir şey olmadığını tabii ki söylebiliriz fakat unutmamamız gerek bir şey var ki, burada öğretmenin bağırdığı öğrenciler henüz düzenin ne demek olduğunu bile tam olarak anlamak için fazla küçükler ve hayatlarında düzenden çok belki de karmaşaya ve özgürlüğe ihtiyaçları var. Şarkının devamında Pink bizlere, bu öğretmenlerin, evlerine gittiklerinde, şişman ve psikopat karılarından şiddet gören insanlar olduklarının bilindiğini söylüyor. Buradan da belki Pink farkında olmadan, dünya üzerindeki bu şiddet döngüsünün mükemmel bir örneğini vermiş oluyor bizlere.

Another Brick In The Wall  PT. 2

The Happiest Days Of Our Lives şarkısında bahsedilen öğretmene duyulan öfkeden sonra, Pink okul sistemindeki hataları da eleştirmeye başlıyor ve okulların, bireyleri geliştirmek yerine, devletlerin işini yapacak kuklalar üreten fabrikalar olduğunu düşünmeye başlıyor. Öğretmenlerin, öğrencilerin en gizli sırlarını bile zorla öğrenip onlara karşı kullanıyor olmalarına sinirleniyor Pink. Hayal gücünü kötü bir şeymiş gibi empoze eden bu sistem Pink’in de hayal gücünü aşağılayan, kara mizah yapan öğretmenleri sayesinde, Pink’in özgüvenini zedeleniyor ve duvara bir tuğla daha ekleniyor. Özgüven eksikliği adındaki bu tuğlayı duvarına koyan Pink, dış dünyadan daha da uzaklaşmaya ve kendi duvarları içerisinde yaşamaya daha da yaklaşıyor. Güçlendiğini düşünüyor Pink çünkü Pink’e göre; “sonuçta bunların her biri duvardaki başka birer tuğla”.

(Devamı için bir sonraki yazımı bekleyin.)

5 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here