Vincent Van Gogh ile olan arkadaşlığı sayesinde hafızamıza kazılan Paul Gauguin’in dünyasına sizlerle bir adım atmak istiyorum. Post İzlenimciliğe Giriş‘te Gaugin hakkında kısa bir yazı yazmıştım. Van Gogh gibi Gaugin’de resim sanatına ileri yaşta başlamıştır. Önceleri borsa simsarlığı yapmaktadır. Tam ismi Eugêne Henri Paul Gauguin‘dir. Gauguin 7 Haziran 1848’de Paris’te doğmuştur. Gaugun’in ailesinin Peru’da varlıklı akrabaları olmasından dolayı ailesi Peru’ya taşınmaya karar vermiştir. Bu taşınma sayesinde Gaugun’in ilk yılları Peru’da geçmiştir. Altı yaşında Fransa’ya dönüş sağlayıp yatılı okula yerleşmiştir. Fransa’daki yılları geçmişe özlemle geçmiştir. Okuldan sonra da Güney Afrika’ya giden bir ticari deniz filosunda stajyer memur olarak göreve başlamıştır. 1867’de Atlantik’i geçerken annesini kaybetmiştir. 1871’de ise Paris’e dönüp Bruyere’deki kız kardeşinin yanına yerleşmiştir. Borsacılık işine ise Paris’te başlamıştır. 1873’te ise Danimarkalı bir mürebbiye ile tanışıp evlenmiştir. Gauguin ilk başlarda izlenimci resimler satın almış, daha sonrasında ise resim yapmaya başlamıştır. Gauguin’nin resim hayatının teknik ve teorik temellerini atan kişi Camille Pissarro’dur.

Gauguin 25 yaşına kadar resim yapmaya başlamamıştır. Resmin yanı sıra heykellerde yapmıştır. Karısı ile tanıştıkları yıllarda karısının Gauguin’in resme karşı olan ilgisini bilmediğini söylemiştir. Gauguin’in sanata karşı olan ilgisinin sebeblerinden biri ise yasal vasisi olan Gustave Arosa‘dır. Gauguin 1879 yılında Pissaro’nun daveti üzerine Empresyonistlerin dördüncü sergisinde resimlerini sergilemiştir. 1880’lerin başlarında ise Gauguin Empresyonistler ile birlikte resimlerini sergiliyordu ve diğer Empresyonist sanatçıların resimlerini toplamaya başlamıştır. 1883’te ise borsa simsarcılığı işini kaybederek, resim yapmaya yoğunlaşmıştır.

Gauguin’in seyahat tutkusu oldukça yüksektir. Gençliğindeki mutlu anıları arayışı onu seyahat etmeye itmiştir. Bu konuda ki ilk girişimi ise Güney Afrika’dayken sanatçı arkadaşı Charles Laval ile birlikte Panama’ya yolculuk etmeye karar vermeleri ile 1887 yılında başlmıştır. Gauguin, hayatında bir değişime gitmiştir. Zira maddi sıkıntılar yaşamış ve resimlerini satamamıştır. Paris’i fakir bir adam için vahşi doğa olarak tanımlamıştır. Tahiti’ye gidişinin sebeblerinden biri ise Van gogh’un bir kriz anında Gaugun’e saldırmasıdır. Gauguin Paris’e kaçmıştır. İki yıl sonra da, sade bir yaşam biçimi bulmak amacıyla Avrupa’dan ayrılmıştır. Güney Denizi Adalarından biri olan Tahiti’ye gitmiştir. Avrupa’da birikmiş olan bilgi ve zekanın, insani sahip olduğu yetenekten, yoğun ve güçlü duygulara sahip olma ve bunları ifade edebilmekten mahrum bıraktığını düşünmüştür.

Gauguin, uygarlıktan endişe eden ilk sanatçı değildir. Sanatçılar ”üslup” bilincine vardıklarından beri, geleneksel kurallara güvenmez olmuşlar, sadece el becerisiyle yetinmemeye başlamışlardır. Onlar, öğrenilen ve püf noktalardan oluşan bir sanat istememişlerdir. Üslup insanların tutkuları gibi, içten gelen güçlü bir şey olmalıydı. Empresyonistler, Japonlara hayrandılar ama onların sanatı, Gauguin’in arzuladığı yoğunluk ve sadelikle karşılaştırıldığında daha entelektüel kalmıştır. Gauguin, önce köylülerin sanatını incelemiştir. Fakat bu inceleme kısa bir süre sonra onu tatmin etmemeye başlamış, onlar gibi yaşamalı ve kendi yolunu bulmaya başlamıştır. Tahiti’den geri döndüğünde eski dostlarını çok şaşırtmıştır. Zira eserleri, öyle vahşi ve ilkel görünmüştür. Böylece Gauguin’inde istediğine ulaşmıştır.

Gauguin, ikilemli durumları ve çelişkiyi çok sevmiştir. İlkelliğe gitme çabasında bile daima geleneksel resmin izini taşımıştır. Semboller kullanmayı çok sevmiş, Tahiti’nin dinsel durumu üzerinde eleştirel bir çok heykel yapmış ve resimlerinde bu sembolleri kullanmıştır. Düşünceler ve esrarın dünyasına dalmayı çok sevdiği halde evrensel güzellik anlayışından uzak kalamamıştır. Renklerin zenginliğini kullanmayı çok sevmiştir. Tedirgin ve geleneksel stili, empresyonistlerden uzaktır. Gauguin, görüş ve duyuş arasında kurduğu dengeyle, kişilerin iç dünyalarının esrarına kadar inmeyi başarmıştır.

Böylece tutku ve esinlenmeleri, fırça darbeleriyle canlandırmaya yönelmiştir. Renk kitlelerini sadeleştirmiş, daha, aydınlık ve toplayıcı resim tarzını benimsemiştir. Tahiti’deki karşılaştığı canlı ve mutlu yaşam, eserlerine coşkun bir sembolizmle yansımış, ressam bu tutkuyu ölümüne dek içinden atamamıştır. Yeni bir akımın öncülüğünü yapmış, sanatı; eleştirmenler tarafından hem ilkel, hem karışık, hem aydınlık, hem karanlık, hem vahşi, hem zarif olarak nitelendirilmiştir. Yaşamı boyunca, eserlerinde coşkun, güçlü ve sıcak bir evrenin vahşi ve egzotik esintisi duyulmuştur. Vasiyeti ise Oviri Moeahere, ölüm tanrıçası, rekreasyonu hem resimlerinde, hem de heykellerinde görülmektedir. Bunlardan birini mezartaşının yanına konulmasını istemiştir, bu isteği ise 1973’te yerine getirilmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here