Vincent Van Gogh hepimizin oldukça aşina olduğu bir isim. Bu yazımda kısa bir hayat hikayesinin yanı sıra, eserlerinden ve onu biraz daha yakından tanımamızı sağlayacak film ve kitaplardan da bahsedeceğim. Bu arada Van Gogh’un portreleri ile ilgili şu yazının da ilginizi çekebileceğini düşündüm, bir göz atın derim. Keyifli okumalar…

Vincent Van Gogh, 30 Mart 1853’te, Hollanda’da doğdu. Babası bir köy papazıydı. 12 yaşında iken dersleri pek iyi kavrayamaması üzerine eğitimini yarıda bıraktı. Babası onu 16 yaşındayken, “Goupil” galerilerine resim satış memuru olarak yerleştirdi. Goupil Galerisi’nin Londra şubesinde çalışırken kiracı olarak kaldığı evin kızı Ursula Loyer ile evlenmek istedi. Teklifinin reddedilmesi üzerine ilk ruhi bunalımını geçirdi.

Uzun bir süre ne yapacağını bilemedi bu süreçte resim galeri ve müzelerini dolaşıp, resimler yapıyordu. Kendisi hasta ve fakirdi. Kardeşi Theo buraya gelip ölmek üzere olan Van Gogh’u kurtardı, Brüksel’e götürdü. Fakat ruhsal durumu hiç iyi değildi, Tanrı’ya inancını kaybetmişti. Brüksel’de ressam “Ridden van Rappart” ile tanıştı, ondan dersler aldı. Theo, onun resim kabiliyetini sezmişti, parasal anlamda yardım ediyordu.

Ailesinin yanına döndüğünde Kate adındaki dul kuzenine aşık oldu, fakat o da evlenme teklifini reddetti. 1883’e kadar La Haye’de kaldı, akrabası olan ünlü ressam “Mauve”dan resim dersleri aldı. Ailesinin yanına tekrar döndü ve komşularından “Margot Begemann” adında bir kadınla birlikte olmaya başladı. Ailesi evlenmelerine razı olmayınca Margot intihara teşebbüs etti, bu olayla Van Gogh iyice yıkıldı.

Babası 1885’te ölünce, kardeşi Theo’nun da etkisiyle 1886’da Paris’e gitti. Theo ona evini açtı, her türlü resim malzemesi ihtiyacını karşıladı. Van Gogh “Cormon”un atölyesine yazıldı ve burada empresyonist ressamlarla tanıştı. Bir ara “Noktacı-Pointillist” resim tekniğini benimsedi. Paris’te kaldığı bir yıl içinde 200’den fazla resim yapmıştı. 1888’de, Lautrec‘in tavsiyesine uyarak “Arles Kasabası”na gitti. Gauguin, ona misafir oldu.

Tarlada güneş altında çalışmak sinirlerini harap etmişti. 1888’de bir gece Gauguin‘in gırtlağını ustura ile kesmeye kalkıştı. Başarılı olamayınca sinirlenip kendi kulağını kesti ve tanıdığı bir kıza götürüp verdi.

Gauguin kaçmıştı, Theo da Paris’ten geldi. Van Gogh’u iki hafta içinde Arles yakınlarındaki “Saint-Remy Akıl Hastanesi”ne yatırıldı.

1890’da, “Mercure de France” dergisinde hakkındaki ilk yazı yayımlandı. “Kırmızı Üzüm Bağı” adlı tablosu da hayatta iken satılan ilk ve son tablosu oldu.

Van Gogh hastaneden çıktığında Paris’e, Theo’nun evine gitti. 27 Temmuz 1890’da, Auvers’te, tarlada resim yaparken tabancasını çekip kendine ateş etti. Theo’nun çabaları üzerine iki gün daha yaşadı ve 29 Temmuz 1890’da öldü. Bir yıl sonra kardeşi Theo da öldü ve Auvers’te yan yana gömüldüler.

Van Gogh, ölümünden 10 yıl sonra ortaya çıkarak “Fauve” ressamlarına öncü olmuş ve ekspresyonistleri etkilemiştir. Renkçilikte özgürlüğü en iyi şekilde göstermiştir. Çizgi halindeki tuşları ise sanata getirdiği yeniliklerdendir. Ölümünden sonra, Paris’teki “Bağımsız Sanatçılar” sergisinde eserleri sergilendi ve bir anda meşhur oldu.

Yazılan ve bilinen hayat hikayesinin yanı sıra iç dünyasına biraz daha hakim olabilmek ve daha yakından tanımak isterseniz size önerebileceğim bir kitap var;

Theo’ya Mektuplar, Van Gogh’un kardeşi Theo ile olan mektuplaşmalarını konu alan bir kitaptır. Aynı zamanda yaşadığı dönemleri en iyi şekilde gözlemleyebileceğimiz iyi de bir kaynaktır. Hem ruhsal geçişlerini hem de sanatsal anlamda gelişmesini izleyebilmemiz açısından da oldukça değerlidir.

Bunun yanı sıra hem değişik bir kurguya şahit olmak hem de hayatıyla alakalı biraz daha fazla bilgiyi görsel açıdan da izleyebilmek adına bir film önerebilirim. İşin güzel ve farklı kısmı ise filmin Van Gogh’un tablolarında olduğu gibi çizgi tuşlarının kullanılarak bir resimmişçesine sahne sahne çekilmesi. İşte fragmanı;

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here