Yazarın Notu: 20 Kasım’da, evime bayağı uzak bir yerde, saat 19:10’da tek seansa bilet bulduğum gibi aldım ve size bir şey söyleyeyim dostlar, hayatımın en iyi kararlarından birini almışım. Bu arada, içerik SPOILER içermektedir, bilginize

İlk olarak film teknik açıdan mükemmel. Sinematografi çok doğal karelerden oluşsa da adeta bir portre gibi karışık durduğundan çok hoş. Renk paleti de özenle seçilmiş ve sınırlı renk kullanılmaya dikkat edinilmiş. Sinematografisi sadece karenin ‘güzel‘ durması için güzel yapılmamış, ana amacı hikaye anlatımını güçlendirmek; her pozisyon, her kare (Aynı Parazit’te dediğim gibi) derin, detaylı ve (Parazit’te olduğu kadar olmasa da) metafor bulunduruyor.

Kamera açıları da çok iyi kullanılmış. Özellikle çok hoşuma giden ve çok dikkatimi çeken bir şey yakaladım filmde: Her ne zaman Héloïse karede tek dursa, imkanı varsa Marianne’de onunla aynı kareye sığmaya çalışıyor, bunu siz de yakalayabildiniz mi? Tabii ki bunu filmin hüzünlü sonuna harika bir gönderme olarak alabiliriz.

Bu kadar hızlı girmek istemedim sonuna ama yapabilecek bir şey yok…

Aman tanrım! O nasıl bir sondu? Çok sert bir tokat ile ayrıldım salondan. Bu tokadın geleceğini filme girmeden önce de biliyordum ama bu kadar sert olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu. ‘Onu son bir kere daha gördüm, o beni görmedi‘…

Karakterlerle hiç ilişkilendirilebilir bir yanı olmayan çocuğu, 18. yüzyılda yaşanan bir lezbiyen ilişkisine nasıl bu kadar kısa sürede bu kadar iyi bağlayabilir bir film aklım almıyor. 104 dakikalık sürede öyle bir bağladılar ki karakterlere beni son 15 dakikada hüngür hüngür ağlatmayı başardılar. İzlediğim filmlerde normalde duygusal bir sahne, ağlayacağım bir sahne olması gerekirken ağlamama, ağlayamama gibi bir lanetim var. Ciddi ciddi bu filmin yorumu yazarken bile gözüm biraz doldu.

Bana kalırsa bu film, yılın en iyi aşk hikayesi. Evet, daha Marriage Story çıkmadan bunu demek biraz cesaret ister ama dedim gitti. Nasıl başarabilmişler bilmiyorum ama sevgi, en doğal halinde işlenmiş burada. O lanet sınırları aşacak cesareti buldukları andan beri bunu çok rahat hissettim. Sadece güneşli günlerde de değildi bu his. Filmde bir sahne var, ikisinin kavga ettiği sahneden bahsediyorum:

Héloïse’nin gitmekten başka çaresinin olmadığını ikisi de her zaman biliyordu. Annesinin gittiği, Tanrı’nın onlara adeta armağanı olan o cennet haftada ne kadar eğlenebilseler de, ne kadar birbirlerine doymaya çalışsalar da bir hafta sonra bunların hiçbiri bir daha asla ama asla yaşayamayacaklarını, yavaş yavaş birbirlerini unutacakları düşüncesi ikisinin de aklının ucundaydı. İşte o düşüncenin patlak verdiği o sahne, birbirlerine olan sevgilerini yanlış şekilde kustukları sahne beklenilir olmasına rağmen kalbimi çok kırdı. İkisinin de çaresizce (ve istemeyerek) birbirini suçlamaları; panik, korku ve krizin yakınlığının ağır bastığı anın tarifi çok zor. Sadece yukarıdaki karedeki gibi ağlayarak birbirlerine döndükleri için biraz mutluyum, sonuçta bir daha asla sarılamayacaklar birbirlerine.

Oyunculuklar da efsaneydi. Noémie Merlant, ikilisi çok iyi iş çıkarmış. Aralarından Adèle mimiklerini kullanma şekli ile aralarından ağır basandı. Tabii bir de o son sahnedeki performansı ile…

Müzikleri de filmin kendisi gibi birer sanat eserleriydi. Salonda,o büyük hoparlörlerde dinlerken tüylerim diken diken oldu. Şu şarkı kalbimi çok hızlı atmasını sağlarken; şu kalbimi kırdı.

İki müziğin geçtiği sahnenin Godfather, Fight Club tarzı kült filmlerdeki unutulmaz sahneler gibi insanların akıllarında kalmasını çok ama çok istiyorum. Bu devrin en ikonik karelerinden ikisi kesinlikle bunlar.

Filmin ‘tahmin edilebilir‘ olduğunu ve bu yüzden ‘anlamsız‘ olduğunu söyleyenleri duydum ,azınlıklardı ama duydum. Bu grup belli ki filmin ne olduğunu pek bilmiyor. Bir filmin konusunun da filmde önemli olmasına rağmen eğer elinizdeki senaryo veya her şeyin kontrolünde olan yönetmen kötüyse konunun parlama şansı olmaz. Altın Palmiye’de en iyi film ödülünü Parazit’e kaptırmasına rağmen En İyi Senaryo ödülünü kapan bir filmden bahsediyorsak, konuya değil konunun işlenişine bakmak daha önemli olmalı.

Daha sayfalarca yazabileceğimi düşünüyorum bu film hakkında ancak bu kadarı şimdilik yeterli. Kim bilir belki gelecekte çok daha detaylı bir inceleme yazarım. Artık bunu rahatça söyleyebilirim…

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi‘ hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biri.

Bunu tahttan devirmenin zor olacağı kesin. 6 Aralıkta Mucize 2:Aşk ve Marriage Story izlemek istememe rağmen bu başyapıta tekrar gitmeyi düşünüyorum. Sanırım bir günde üç film yapacağım. Film hakkında sizin düşüncelerinizi duymayı çok isterim,yorumlarda yazabilirsiniz. Puanım:10/10

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here