*Yazı, Jojo Rabbit filmine dair spoilerlar içermektedir.*

Filme hiçbir fragman izlemeden, yorum okumadan ve eleştiri dinlemeden gittim. Ne olacağını bilmiyordum fakat gördüğüm bazı görseller sayesinde, ikinci dünya savaşı sırasında geçen bir komedi filmi olduğunu tahmin edebiliyordum. Kaldı ki, ikinci dünya savaşı gibi, hala acıları hissedilebilen ve sonuna kadar ciddi bir konuyla ilgili bir komedi filmi yapılıyor olması bile beni birazcık çekmişti içine. “Mizah, bazen en acı verici olayları anlatmanın en iyi yolu olabilir” mantığını benimseyen bir insan olarak, filmi izlemeye başladım.

Film başlar başlamaz, tahminimi doğrulayarak, komedi filmi olduğunu yüzüme yüzüme vurdu. Hitler gibi vahşi ve acımasız bir diktatörü, neşeli ve komik bir şekilde yansıtarak başlıyordu film. Yalnız farklı olan bir şey vardı. Bu gördüğümüz kişi Hitler’e çok fazla benzese de, Hitler değildi. En azından gerçek Hitler değildi. Bu adam, küçük yaşta devletinin yaptığı manipülasyonlar tarafından beyni yıkanmış küçük bir aryan çocuğun hayal gücüydü. Ya da daha farklı bir şeydi. Şimdilik onu bir kenara bırakalım.

Film bizlere komik bir şekilde de olsa, savaşın insanlar üzerindeki hatta küçücük çocuklar üzerindeki etkilerini çok iyi bir şekilde göstermeyi başarıyor. O yaşlarında, oyunlar oynaması gereken çocuklar, bıçak kullanmayı, el bombası atmayı, vs. öğreniyorlar. Burada da savaşın vahşiliğinin, sadece savaş alanında olmadığını gösteren bir sahne yaşanıyor ve diğer çocuklar tarafından aşağılanan Jojo, “hayali arkadaşı” Hitler tarafından gaza getirilip alıp attığı el bombasıyla kendi yüzünü yaralıyor. Bu sayede de asker olup ülkesi için savaşma hayallerinden oluyor.

Filmin tonu, ikinci yarının ortasına kadar gayet neşeli gitse de, alttan alttan bizlere vermek istediği bilgileri vererek, gideceği yönü gösteriyor. Evinin duvarlarında, annesinin sakladığı yahudi kızı bulan Jojo’nun, zamanla kıza aşık olması ama bir yandan da yahudileri bir canavar olarak görmesi, başlarda güldürse de filmin bütünlüğüne bakıldığında, çok daha anlamlı şeyler çıkartıyor ortaya. Jojo, duvarda yaşayan yahudi kıza aşık olunca ve de annesinin isyancılara yardım ettiğini fark edince, kalbi ve milleti arasında bir seçim ile başbaşa kalıyor. Şunu da söyleyebilirim ki, filmin bu çelişkiyi veriş şekli gerçekten fazla başarılı bir yöntem. Yönteme gelecek olursak, filmin başından beri sadece Jojo’nun gördüğü “hayali dostu” Hitler’in aslında Jojo’nun hayali dostu olmadığına dair bir düşüncem var. Jojo’nun gördüğü Hitler, aslında Jojo’nun milliyetçiliğinin, onun aklında ete kemiğe bürünmüş hali.

Filmin ikinci yarısındaki, ani ton değişimini sağlayan sahnede, içime bir taş oturduğunu hissettim. Filmin başından beri neşeyle Jojo’yu koruyan, dans eden, tiyatral davranışlarda bulunan annesinin; seyircilere, mükemmel bir sinematografi ile aşina ettikleri ayakkabılarını, asılmış olan diğer asilerin yanında sallanırken gördüğümde, filmin yaptığı dönüş karşısında şaşkınlığa uğradım ve kahroldum. Sonrasında bile neşeli renk tonunu kaybetmeyen film, rengarenk bir ekrana, kendi gözlerimle siyah beyaz bir filtre atmamı sağladı resmen.

Jojo’nun savaşın ve Hitler’in insanlara yaptığı kötülükleri fark etmesiyle birlikte, ete kemiğe bürünmüş Hitler’e tekmeyi koyması ise çok güzel bir metaforu, çok güzel bir şekilde sonlandırdı. Film, bizlere ne nazilere sempati duymamızı söylüyor, ne de Hitler’in neşeli ve sempatik gösteriyor. Aksine, bir şeylere körü körüne bağlanmanın ne kadar zarar verici bir şey olduğunu, savaşların etkilerinin sadece savaşan insanlar üzerinde olmadığını ve savaşın her iki tarafında da beyinleri yıkanmış iyi insanlar ve hatta çocuklar bile olabileceğini anlatıyor. Kesinlikle izlemeye değer bir filmdi ve kesinlikle ikinci bir kez izleyip daha detaylı bakılması gereken bir film.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here