İnsan birini neden sever? Hikayenin merkezindeki iki karakterin birbirlerini neden sevdiklerini uzun uzun anlattıkları bir sekansla açılan Marriage Story, daha ilk andan insana evliliğin doğasını sorgulatıyor. Zira insan birini çok kolay sevebilir; mesela iyi bir baba olduğu için, ilgili olduğu için vb. Peki insan birini sevmesine rağmen onunla olmak istemeyebilir mi? Noah Baumbach’ın yeni filmi Marriage Story bizlere bu sorunun cevabı ile açılıyor. Hazırsak başlayalım. Şimdiden uyarıyorum, içeriğim SPOILER barındıracak, karanlıkta kalmak isteyen herkesin bu içerikten uzak durmasını şiddetle öneriyorum.

Dediğim gibi film çiftimizin birbirini neden evdiklerini söylemeleri ile açılıyor, lakin Baumbach bir anda ayağımızın altındaki halıyı çekiyor ve fark ediyoruz ki çiftimiz evliliklerini kurtarmak için bir terapidelermiş. Böylece filmin başındaki toz pembe dünya bir anda yıkılıyor. Marriage Story, boşanmanın eşiğine gelmiş şehirli bir çifte odaklanıyor temel olarak. Çocukları üzerinden yaşadıkları dramada karakterlerimize sempatik duymak oldukça kolay. Zira ikisinin de asıl isteği oğulları Henry ile birlikte olabilmek. Karakterlerin karşılaştıkları engeller ise doğrudan hayatın bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Böylelikle Charlie ya da Nicole’ün yaşadıklarına birinci elden şahit olmayan, temas edemeyen ve ancak uzaktan izleyebilen seyirci dahi onlarla kolaylıkla empati kurabiliyor. Bu da bizleri filmin içine çekerek, ister istemez kendisinin bir parçası haline geitiriyor. İşte bu samimiyet, filmin bu kadar başarılı bir anlatı sunmasındaki en kilit unsur belki de.

En başta kağıt üzerinde mükemmel bir uyuma sahip gibi duran çiftin ilişkisi ilerledikçe sorunları da artıyor. Peki bu benzer geçmişe sahip olan çiftin sorunları nereden kaynaklanıyor? Film bizlere, ilişkinin temelindeki çatışmanın, ikilinin Amerika’nın iki farklı kesiminde yetişmiş olması olduğunu gösteriyor. Her ne kadar, bu ikili aynı ülkenin vatandaşı olsalarda, yaşadıkları şehrin karakteristiği adeta üstlerine sinmiş. Nicole Los Angeles’li; şehrin dinamikliği, eğlenceliği ve rahatlığı Nicole’ün karakterinin bir parçası haline gelmiş. Öte yandan Charlie, yüksek binaların insanları adeta hapsettiği devasa şehir olan New York’lu; şehrin sıkışmışlığı, yoğunluğu da onun üzerine sinmiş. Bu şekilde ortaya çıkan bir çatışma, ilk bakışta her ne kadar yüzeysel gelse de, aslında yaşadığımız dünyada sıkça ortaya çıkan bir olay oluşundan ve Baumbach’in bu riskin üzerinden samimiyet ile gelmesinden dolayı normalleşiyor ve manzaranın çerçevesi haline geliyor.

Samimiyet demişken karakterler arasındaki samimiyet hiçbir zaman değişmiyor. En şiddetli kavgalarında bile – tam sevginin çizgisi ile nefretin çizgisinin birbirine geri dönüşü olmayacak şekilde karışacağı anda dahi – Nicole, Charlie’ye “honey” (hayatım, balım, tatlım diye çevriliyor genelde) diye hitap etmeye devam ediyor. Zaten bu samimiyette biz izleyiciye umut veren şey oluyor.

Film diğerlerinden ayıran belki de en önemli özellik Baumbach’in onlar arasında bir tercih yapmaması. Yani, onları hiçbir noktada yargılamaması ve yargılatmaya meyil vermemesi. Baumbach, bizleri sanki çok yakın dostumuz olan bir çiftin karşısına oturtuyor ve onlarla dertleştiriyor ve biz izleyici çok yakın arkadaşımız olan bu çift arasında bir ayrım yapamıyor, kim haklı kim değil yargılayamıyoruz. Boşanmanın eşiğine gelen bu çiftin hikayesini izlerken, faturayı Nicole’ü hayatından alan ve New York’a davet eden Charlie’ye kesemiyoruz. Yahut öyle ya da böyle yürüyen bir evliliği bitirme kararı alan Nicole’ü yargılayamıyoruz. Her ikisinin de kendilerince haklı nedenleri olduğunu ve söyleyecek sözleri ile tüm her şeyin sonunda hissedecekleri şeyler olduğunu biliyoruz. Anlayacağınız Baumbach, bu ikili arasındaki dengeyi çok iyi kurmuş.

Baumbach, karakterleri üzerinde adeta bir otopsi yapıyor. Ayrılık süreci karakterlerin içlerindeki en iyi ve en kötü yanları ortaya çıkarırken, bizlerde bu ikilinin neden bu ladar iyi olduklarını ve neden ayrılmaları gerektiğini anlıyoruz. Marriage Storyu, gerçekten evliliğinin karmaşık yanını gösteren klasik yapımların arasında yer almayı hak ediyor.

Filmin bakış açısının karmaşıklığı; yani Baumbach’in nelere yoğunlaştığı, neleri bize sunduğu ve neleri geri tutmayı tercih ettiği, karakterlerin sıkışmış hissetmesine rağmen olayların aniden değişmesi ve buna karşın Baumbach’in karakterlerini kaybetmemesi gerçekten olağanüstüydü.

Oyunculuklara gelirsek eğer, hem Johansson hem de Driver olabildiklerinin en iyisiler. Özellikle Driver’ın performansını beğendiğimi söylemeliyim, zira Johansson zaten hep iyi. Lakin Driver’a karşı Star Wars sağ olsun çok ön yargılıydım, kendisinin bu film ile ön yargılarımı kırdığını söylemek yanlış olmaz. Bence bu Driver’ın en iyi performansıydı.

İki büyük Amerikan şehri arasında zıplayan Marriage Story’nin sonunda Charlie ve Nicole, diğer insanların imkansız ve vazgeçilmez olduğunu keşfediyorlar. Bizler de biliyoruz ki, bu ikilinin hayatı kapanış jeneriğinden sonra da devam edecek. Kamera kapansa da, hayat akıp gidecek ve Charlie ile Nicole’ün hikayesi bir şekilde sürecek.

“Alone is alone, not alive. Alive is alive, not alone.”

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here