Her güzel şeyin bir sonu vardır. Sigarasını içip, viskisini yudumlarken kaç defa düşünmüştür bunu acaba Max Payne?

“Bana göre iki tip insan vardır, hayatlarını gelecek kurmak için harcayanlar ve geçmişini tekrar kazanmak için harcayanlar”

Çoğumuzu karanlık senaryosu, tüyler ürperten rüya/kabus sekansları ve yenilikçi oynanışıyla etkilemeyi başarmıştı Max Payne.

Çocukluğumdan beri soğuk havaya, kara ve o zamanlar adının bu olduğunu bilmesem de “noir” temasına aşık olmamı sağlayan oyundur Max Payne. Günümüzde bile hala birçok oyunun vermekte başarılı olamadığı kadar kaliteli bir atmosfer veren bu oyun, aslında Remedy Firması’nın düşük bütçeli kaldığı zamanlarda yapılmaya başlanmış bir eserdir. Fakat Remedy Firması’nın kurucularından birisi ve oyunun senaryo yazarı olan Sami “Sam Lake” Jarvi, bu bütçe kısıtlılığını öyle bir yaratıcılıkla kullanmış ki, oyunun döneminde çıkan çok büyük bütçeli yapımlardan aşağı kalır hiçbir yanı kalmamış. Hikaye anlatımına büyük katkısı olan ve hepimizin aklına kazınmayı başaran Max Payne serisinin imzalarından birisi de oyunun çizgi roman tarzı ara sahneleridir.

Gerçek insanlar kullanılarak çekilmiş fotoğraflar üzerinde biraz oynayarak, üstlerine konuşma balonları ve seslendirme ekleyerek oyun dünyasında hem cesur, hem yaratıcı, hem de yenilikçi bir adım atmıştı Max Payne. Bu ara sahnelerde ve oyunun içinde gördüğümüz karakterlerin yüzleri gerçek insanların yüzleri fotoğraflanarak oluşturulmuştu. Bu yüzlerden en meşhuru ise Max Payne’in ta kendisiydi tabi ki. Profesyonel oyuncuları oynatma gibi bir lüksü olmayan Remedy, yine çok cesur ve riskli bir hamle yaparak oyunun ana karakteri, Max Payne için, oyunun senaryo yazarı ve Remedy’nin kurucu ortaklarından birisi olan Sam Lake’in yüzünü kullandı.

Max’in dışında, oyunun “ana” kötüsü Nicole Horne için ise Sam Lake, kendi annesinin yüzünü kullandı. Bu kişiler sadece oyunun içindeki karakterlere yüzlerini vermiyor, aynı zamanda çizgi roman tarzı olan ara sahnelerdeki fotoğraflarda da kendileri oynuyordu.

Tabii ki ara sahneleri etkileyici olsa da, bu kadarla kalmıyordu Max Payne, ses efektleri ve müzikleriyle de yıllarca hafızamıza kazınmayı başarıyordu. Ben bir silah uzmanı değilim, silahların seslerinin normalde nasıl çıkması gerektiğini de bilmiyorum, fakat doğduğum günden bu güne kadar hep şehirde yaşadım ve çok karlı ve rüzgarlı bir günde pencereyi açtığımda çıkan sesi biliyorum. Nostaljinin verdiği etki midir tam olarak bilemeyeceğim ama Max Payne, otel odasının camını kırıp balkona çıktığında gelen uğultulu rüzgar ve kar sesleri kadar beynime kazınan başka hiçbir atmosfer sesi olmadı şu ana kadar.

Seslerden bahsetmişken, tabii ki oyunu açar açmaz bizi karşılayan klasik tema müziği daha oyunu başlatmadan bizleri nasıl kederli, depresif ve bir o kadar da karanlık bir oyunun beklediğini söylüyor. Seri boyunca küçük değişimlere uğrasa da temelinde aynı kalan bu tema müziği de oyunun imzalarından birisi olmayı başarıyor.

Sesler konusunda ise son olarak Max’in sesinden bahsetmek zorundayım. Max’i seslendiren James McCaffrey öylesine kaliteli bir performans sergiliyor ki; Max, masada bulduğu sıradan bir notu okurken bile, insan altında felsefik bir şeyler arama ihtiyacı duyuyor. Yüzü her oyunda değişse de, sesi hep McCaffrey’e ait kalıyor Max’in.

Senaryosunda işlediği aşırı karanlık ve kasvetli temanın dışında, müzikleriyle de etkiledikten sonra, bununla da kalmayıp oyun dünyasında ilk defa yapılmış bir şey deniyor: O dönemlerde The Matrix sayesinde ünlenmiş olan ağır çekim kamera tekniğini oyuna entegre ediyor. Bunu yaparken de Hong Kong sinemasından etkilenerek yapıyor ve ortaya “Bullet-Time” adlı mekaniği çıkarıyor. Aslında aşırı lineer olan ve çok fazla bulmaca içermeyen, önüne geleni vurduğun bir oynanışa sahip bir oyunken, bir anda bu mekanik sayesinde kurşunların arasından atlayıp havada düşmanlarını öldürdüğün ve neredeyse “Gun-fu” yaptığın bir oyuna dönüşüyor Max Payne.

Son olarak rüya sekanslarını da konuşup, sonlandıracağım yazımı. Max’in uyuşturucu etkisiyle gördüğü bu garip rüya/kabus sekansları, neredeyse hepimizin tüylerini diken diken etmeyi başarmıştır. İlk sahnede öldürülen bebeğimizin ağlama sesleri eşliğinde, kırmızı kar yağan bir boşlukta, bir kan çizgisi üzerinde koşmak kolay kolay unutulabilecek bir şey değildi çoğumuz için. Bu rüya sekansları sayesinde aslında Max’in iç dünyasını tanıyor, kişiliğine dair bilgiler ediniyorduk. Karısının ölümünden kendisini suçlu tuttuğunu, geçmişinden asla kopamadığını ve Max’in içinde küçük bir Noir City varmışcasına sürekli karların yağdığı ve fırtınaların koptuğunu görüyorduk. O dönemlerde, bir oyun karakterinin kişiliği olması da bir bakıma yenilikçiydi aslında. Bizim kontrolümüz altında olmadan da kendine ait düşünceleri olan birisiymiş gibi hissettiriyordu Max ve bu rüya sekansları bu hissi çok daha güçlü kılıyordu.

Son olarak, yüzü kullanılmış bir kişiden daha bahsetmem gerekiyor. Çoğu kişinin gözünden kaçsa da sıkı bir Poets of the Fall hayranı olarak, yıllar sonra tekrar Max Payne 1 oynadığımda fark ettiğim birisi oldu. İkinci oyunun tema müziği “Late Goodbye” şarkısının sahibi olan ‘Poets of the Fall’ grubunun solisti Marko Saaresto, ilk oyunda ara sahnelerde Vladimir adlı karakteri canlandırıyor. İlk oyunun çıktığı zamanda henüz kurulmamış olan Poets of the Fall grubunun vokaliyle Sam Lake’in çok sıkı dostlar olduğu zaten biliniyor. Zaten Sam Lake’in bir çok projesinde Poets of the Fall ekibine yer veriliyor.

İkinci oyunun tema müziği olan Poets of the Fall şarkısı “Late Goodbye” da zaten Sam Lake’in önceden yazdığı bir şiirden ilham alınarak yapılmış bir şarkı ve ikinci oyunda bolca karşımıza çıkıyor. Buyurun, yazımın sonunu ikinci oyunla kapatıyorum ve sizleri aşağıya, Late Goodbye dinlemeye davet ediyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here